Kedoşlarım ve Ben Jale Özgentürk ile Söyleşi

Kedoşlarım ve Ben  Jale Özgentürk ile Söyleşi

Kedi denen özgür ve büyülü varlıkla tanışmam, Türkiye'de çocukların henüz sokaklarda serbestçe oynayabildiği yıllarda başladı. Ankara’daki tek katlı evimizin misafiri Hayriye’nin kömür sobasının arkasındaki minderde çıkardığı keyif mırıltıları hala kulağımda…

Hayriye eve canı isterse girer, yine canı istediğinde çıkardı. Onunla ailemizin ilişkisi bir sahiplikten çok, özgür bir birliktelik biçiminde kurgulanmıştı.

Yıllar geçti. Kentin gittikçe ‘çok katlanan’ binalarının gölgesinde kedileri daha az görür olduk. İstanbul’daki gazetecilik yıllarımın başladığı dönemde, en yakın arkadaşım Güler’in kedisi Benek sayesinde yeniden kedilerle buluştum ancak nedenini bilemediğim bir fobim olduğunu da o zaman fark ettim. 

Kedilerden korkuyordum! Öyle bir korku ki, Benek dokunmasın diye bacaklarıma battaniye örtüyordum!

Benek, Güler’in ev ve hayat arkadaşıydı. Sabah kahvaltıda onunla zeytin yiyen, gelen misafiri beğenmezse bacağına vuran çılgın Benek'in iki üç gün kaybolması sırasında, Güler'in yaşadığı büyük acı, korkumun yok olmasını sağladığı gibi, kedilerle gerçek anlamda tanışmama da neden oldu.

Şimdiki eşim ve o dönemde erkek arkadaşım olan Tamer'in Amerika'ya gittiği bir yıl süresince bana bıraktığı Van Kedisi’yle birlikte ise tanışma aşamasından yaşama deneyimine geçtim…

Bir gözü mavi bir gözü yeşil ve adı Kedi olan kedim, hayatımda en sevdiğim varlıklardan biri olmuştu. Akıllı, duygulu, sıcacık bir kediydi Kedi Bey. Birlikte 10 yıl geçirdik onunla…

Yaşama 18 yaşındayken veda etti. Vedası bile anlamlıydı. Babası Tamer bir proje nedeniyle Ankara’da çalışıyordu. Kedi Bey ona veda etmek için onun gelmesini bekledi. Tamer’in eve geldiği günün gecesi de onu kaybettik.

O yıllarda bizim de İstanbul’da ‘Adalı yıllarımız’ başlamıştı. Kedimizi Burgazada’daki evimizin bahçesine gömdük. Şimdi onun toprağına diktiğimiz bir ortanca karşılıyor bizi her gün, her mevsim…

Kedoşumun Israrı

Kedi'nin ölümü beni çok sarstığı için hayatımıza bir süre bir kedi almamaya karar vermiştik. Çünkü kedi sahiplenmenin bir ‘heves’ değil, 15–20 yıllık bir sözleşme olduğunu; sevgi, zaman ve sabır anlamına geldiğini artık biliyordum.

Bu direncim bir yıl bile geçmeden, Kedoşumun balkon kapısının camını tırmalamasıyla sona erdi. Bu titrek bacaklı canlı henüz üç ya da dört aylıktı. Anlaşılan annesi artık kendi başının çaresine bakması için onu hayatın içine salmıştı. Bu minicik beden, iki ayak üstüne kalkmış ve ara vermeden camı tırmalıyordu. Yine beyaz, yine çok güzel bir bebek. Önce direndik ama o kararlıydı. Bizi seçmişti. Kaçış yoktu. Kapıyı açtık, geldi ve sanki uzun zamandır orada yaşıyor gibi koltuğa Tamer'e yaslanarak kuruldu.

Kedoşum bugün 12 yaşında ve gözümün nuru. Tabii adada olunca bir kediyle yetinmek, sokakların çaresizliğine ve acımasızlığına direnmek zor. Bugün her biri ayrı bir kişiliğe sahip 9 kedimle birlikte yaşıyorum.

Ponpon ve onun çocukları bizim de ‘karaoğlanlarımız' Tolstoy ile Dostoyevski, yine bir Norveç orman kedisi gibi uzun tüylü olan Gizmo, yeni doğmuş halde bulduğum ve biberonla büyüttüğüm tekir kırması Safiş, kocaman gözleriyle evin en sakin üyesi ‘karakız’ Üzüm, teyze yeğen Şuşu ve Lulu.

Bu dokuz can, geçmişte kediden korkan benim hayatımdaki en önemli varlıklar… 

Ada sokaklarından geldiler ve hayatlarımızı zenginleştirdiler. Eve girme şansı bulamayıp, sokakta baktığımız onlarca kediyi de katarak konuşmak gerekli işin aslı.

Ve bir yandan şunu da söyleyeyim, bütün ailemizin yaşamı kedilerle renkleniyor ve anlamlı hale geliyor: Tamer’in Ankara’da yaşayan kız kardeşi Banu’nun Maya ve Olya’sı, kız kardeşim Semra’nın tekir kedisi Tekin’i, yeğenim Bilge’nin sokakta ölümden kurtardığı üç kedisi Yaşar, Miniş ve Kurt Efe’si, abim Turgay’ın Şans’ı ile yeğenim Burcu’nun Şans’ıyla…

Kediler Hayatınızı Değiştirir

Kediler, hayatımıza misafir gibi girmez. Evi, düzeni, rutini yeniden kurarlar. Koltuğun yerini değil ama önceliklerimizi değiştirirler. Sabah telefonun alarmı çalmadan önce mama isteyen seslerle uyanırsınız. Tatil planınızı “onlara kim bakacak” sorusuyla yaparsınız. Veteriner masrafını bütçenin sabit kalemi sayarsınız. Bizim gibi çok kedili insanlara "kedici" diyorlar. Kedici olmak, son yıllarda sosyal medyanın ürettiği bir kimlik gibi sunuluyor.

Sevimli videolar, pencere önünde uyuyan kediler, kahve fincanının yanında kıvrılmış patiler… Mesele bundan ibaret değil. Kedici olmak, bir yaşam tarzı değil; bir sorumluluk biçimi... Bir kediyle yaşamak, gündelik yaşamınızı yeniden organize etmek ve hayatınızın akışına yeni bir yön vermek anlamına da geliyor. Kedilerinizin sağlığını takip etmeye, aşı takvimi oluşturmaya, uygun biçimde beslenmesini sağlamaya, kısırlaştırmaya, sevginizi göstermeye uzanan çok yıllık bir bakım sözleşmesine imza atmak anlamına geliyor.

Adada yaşadığımız için kedilerin varlık mücadelesi sadece ev içi bir mesele de değil. Zor koşullarda hayatta kalma mücadelesine yakından tanık olduğumuz bu canlılar bir süs nesnesi değil, kamusal birer varlık.

Bir kap mama bırakmak insani bir refleks ancak sürdürülebilir çözüm değil. Kontrolsüz üreme, salgın hastalıklar, kötü muamele ve trafik terörü (adada bile) sorunlarını her gün yaşıyoruz. Gerçek kedicilik kısırlaştırma kampanyalarını savunmaktır. Sahiplendirme için çaba göstermektir. Belediyelerin bu savunmasız ve yaşam alanları ellerinden alınmış canlılara bütçe ayırmasını talep etmektir. Barınakların şeffaflığını sorgulamaktır.

Hayvan hakları tartışması, duygusal bir alan değil; hukuki ve idari bir alandır. Yerel yönetimlerin sorumluluğu, merkezi idarenin düzenlemeleri ve uygulamadaki denetim eksiklikleri konuşulmadan bu ‘sevgi’ eksik kalır.

Bir toplumun hayvanlara bakışı, güçle kurduğu ilişkiyi de gösterir. Savunmasız bu canlılara yönelen şiddet cezasız kaldığında, yalnızca hayvanları değil, kamusal vicdan da örselenir.

Satın almadan sahiplenmek!

Son yıllarda ‘cins kedi ticareti’ büyüdü. Sosyal medyanın yapay estetik anlayışı, canlıları birer metaya dönüştürdü. Oysa üretim çiftliklerinde sağlıksız koşullarda çoğaltılan hayvanların dramı hikayenin görünmez yüzünü oluşturuyor. Bu yüzden, gerçek bir ‘kedici’ olmak, bence satın alma davranışını reddetmeyi gerekli kılıyor.

Sokaktan, barınaktan, terk edilmiş bir canlıyı ‘hayata döndürmekten’ yana tavır almayı, mikroçip taktırmayı, aşı yaptırmayı, sorumluluk zincirinin parçası olmayı gerektiriyor.

Kent hakkı ve birlikte yaşam

Kediler yaşadığım kent olan İstanbul’un hafızasında yüzyıllardır yer tutuyor. Camii avlularında, han avlularında, liman kenarlarında, dükkan önlerinde içlerinde yaşıyorlar. Onları ‘fazlalık’ gibi görmek, kent kültürünü eksiltmek anlamı da taşıyor. Kedici olmak, yüksek sesli bir duygusallık değil, sessiz bir sorumluluk hali. Bir canlının yaşam hakkını savunurken, aslında toplumun şiddetle arasına da mesafe koyarsınız.

Evinizdeki kediye gösterdiğiniz özen ile sokaktaki kediye yönelik kamusal politikalar arasında kopukluk varsa, orada eksik bir vicdan vardır. Aynı şey köpekler ve elbette diğer tüm canlılar için de geçerli…

Bu yüzden yaşadığımız alanda bu düşünceleri yüksek sesle dile getirmeyi sürdüreceğiz. Evdeki ve sokaktaki kedilerimizle birlikte biz onların insanları olarak, onların hayatlarından çaldığımız şeyleri elimizden geldiği kadar telafi etmeye çalışacağız. Biz bu zorlu ama keyifli birlikteliği sürdürmekten mutluyuz. Herkese tavsiye ederiz…

Jale ÖZGENTÜRK


17/07/2026

Keditörün Önerisi

Kediler Yıkanır Mı?

20.04.2023

Minik dostlarımız istisnalar dışında suyu pek sevmezler. Onları stres ve korkuya sürükler. ...

Kediler Alemi

Kediler ve Müzik

26.02.2021

İnsanların hemen hepsi gün içerisinde az ya da çok müzik dinlemektedir. Peki hiç ...