YENİLER >

Mektubunuz Var - Pınar Tuncer

Kedi Mektupları’nı okuyan hiçbir insan artık kedilere eski gözle bakamayacak; Kedi Mektupları’nı okuyan hiçbir kedi, insanları artık eskisi gibi göremeyecek... Oya Baydar kedilerden aldığı çok özel mektupları, yağmurlu bir Pazar sabahı bizi misafir ettiği evinde, Kedici okurları için anlattı...

Biliyoruz ki Oya Baydar yıllardır başarısını sürdüren, ödüller almış bir yazar. Biz kedisever biri olduğunuzu

da biliyoruz. Oya Baydar’ın hayatına nasıl girdi kediler?

Kediler kendimi
bildim bileli hayatımda. Herhalde üç buçuk yaşlarındaydım, sokakta bulduğum kedi yavrusunu gizlice eve sokup yatağımın içine saklamıştım. Annem kedi sevmezdi, kıyamet koptu tabii. Ama pes etmedim, kediye bayılan babamla suç ortaklığı halinde eve kedi sokmayı her zaman başardık.

Kedi Mektupları adlı kitabınızda kedilerin gözünden görebiliyoruz insanları. Kedileri, hayatı onların gözünden anlatabilecek kadar iyi tanımayı nasıl başardınız?

Çok haşır neşir olarak, yürek gözüyle de gözlemleyerek... İşin aslını ararsanız tabii ki insan odaklı düşünüyoruz, insanın duygularını yansıtıyoruz. Bazen kendimi kedi gibi hissettiğim olur ama itiraf etmek gerekirse kedi değilim. Kedi Mektupları’nda kediler insanları anlatıyor, yine de onlar adına konuşan benim; yani eninde sonunda bir insan...

Kitabınızda, kediler ve insanlar aslında bir sorunun yanıtını aramaktalar... Kedi Mektupları’nda kediler aracılığıyla insanlara, insanlar aracılığıyla da kedilere gönderme var aslında değil mi?

Evet, tam da böyle. Aslında, Kedi Mektupları’nı, hepsini kedi sahibi, kedisever olan bir grup siyasi mültecinin yurtlarından uzakta yaşadıkları yürek çöküşünü anlatmak için yazmıştım. Kötü bir dönemimdi, kediler böyle zamanlarda imdada yetişir. O romandaki kedilerin hepsi gerçekti. Aynı kaderi paylaşan insanlar olarak, kedilerimiz aramızdaki bağı güçlendiriyordu. Onların gözüyle “biz”i anlatmak, edebiyatçı yazar olarak dışardan bakabilmemi ve duygusallığa kapılmadan daha nesnel yazabilmemi sağladı.

Kitabınızı ilk elime aldığımda dikkatimi çeken arka kapaktaki şu yazı olmuştu: “Kedi Mektupları’nı okuyan hiçbir insan artık kedilere eski gözle bakamayacak; Kedi Mektupları’nı okuyan hiçbir kedi, insanları artık eskisi gibi göremeyecek.” Merak ettiğim, bu kitabın yazarı olarak siz kedileri ve insanları nasıl bir gözle görüyorsunuz?

Romanı okuyana kadar kedilerle yakınlığı olmayan pek çok duyarlı kişi, okuduktan sonra bir veya birkaç kedi edindiğini, kedilere başka bir gözle bakmaya başladığını iletti bana. Benim bakışım bile biraz değişti. Kedileri daha eşitim gibi görmeye başladım. İnsanları nasıl gördüğüme gelince, kedilerden daha mutsuz olduklarını, hayatı en doğal haliyle, sorgusuz sualsiz yaşayamadıkları için kaderlerinin daha trajik olduğunu düşünüyorum. Bir de kediler çok daha özgür tabii...

Oya Baydar eğer bir kedi olsaydı nasıl bir kedi olurdu diye düşünmeden edemiyoruz? Rengi, huyu, karakteri ? Yazmayı bilen bir kedi olurdu belki de?

Ufak tefek, kısa tüylü, gösterişsiz, Felix tipi; yani göğsü patileri, ağız burun kesimi beyaz, diğer yanları siyah. Walt Disney’in Mikifare’den önce çizdiği ilk tip Felix kedidir. Karaktere gelince; insanlara sürünüp sürtünen bir kedi olmazdım, sahiplik değil eşitlik ilişkisi içinde olurdum bütün kediler gibi. Ama sevgi dolu ve sadık olurdum.

Geçmişte sahip olduğunuz kedilerinizle unutamadığınız anılarınız vardır mutlaka. Bizimle paylaşır mısınız ?

O kadar çok anı var ki, hangi birini anlatmalı... 1971’de. 12 Mart askeri darbesinden sonra tutuklanmıştım. Bir gün, koğuştaki ranzaların üstüne tünemiş , demir parmaklıklı küçük pencereden avluya bakarken küçücük bir kedi yavrusu gördüm. Nöbetçi ere yalvar yakar, öğlen karavanasında kedinin gizlice koğuşa sokulmasını sağladık. Küçücük bir Felix kediydi. Aylarca neşemiz oldu. Sonra tahliye olurken, tutuklu kalan kızlara yük olmasın diye Felix’i ben sahiplendim. Hapishane kedimi hiç unutmam.

Nina ise, Kedi Mektupları’nın baş kahramanı. Roman “Nina simsiyah gerinip pespembe esnedi” diye başlar. Onun mecarası roman boyunca anlatılıyor.

Son kedim, Marmara adasının vahşi denilen kedileri soyundan, gerçek

bir belaydı. Düpedüz kötü kediydi. Bir keresinde beni öyle bir ısırıp tırmaladı ki yumuşak doku enfeksiyonundan beş gün ateşler içinde yattım. Ama ben galiba en çok onu sevdim, çünkü onda çok emeğim vardı. Sonra yeni eve taşınınca beni terk etti. Bunu hiç hazmedemedim, hâlâ umutsuzca peşindeyim.Kötüler ve hayırsızlar daha çok mu seviliyor, yoksa bende bir bozukluk mu var!

Sokaklarda yaşamını sürdüren, birbirine mektuplar bırakan sayısız kedi var... Sizce o mektuplarda neler yazıyordur?

Sokak hayatının güçlüklerinden söz ediliyordur kuşkusuz o mektuplarda. Belki de nerede yemek bulunabileceğini, kedi delilerinin adresini falan bildiriyorlardır birbirlerine. Bir de, iki lokma için özgürlüğümüzden olmayalım diyorlardır herhalde. Tabii aşk mektuplarını da unutmayalım. Şimdi oturduğum semtte, sokak kedilerimiz şahane bakılıyor. Hayvanseverlerin, hele de kedi severlerin çokluğu içimi ısıtıyor. Keşke heryer böyle olsa...

Mırıltısıyla olsun, bakışlarıyla olsun... Size herhangi bir şekilde mektup bırakan kediler oldu mu?

Tabii ki hep mektuplaşıyoruz...

Kedilerin birbirlerine ve insanlara bırakacağı mektupların asla bitmemesi dileklerimizle sizden Kedici okurları adına son bir mesaj almak istiyoruz...

Kedi sevgimizin, kedilere duyduğumuz ilginin, yakınlığın, merhametin insanları unutturmamasını; sokak kedilerine gösterdiğimiz ilgiyi ve sevgiyi sokak çocuklarından, kapımızın önünde çöp tenekelerini eşeleyip çöp toplayanlardan esirgememizi söylemek isterdim. Bazen duyarlılığımızın kedilere odaklandığı, insanları unuttuğumuz oluyor. Sevgimizi, ilgimizi bütün yaratıklara ve insanlara yaymazsak, kedi sevgimiz kendimizi sevmekten, yani egoistçe bir tatminden öteye geçemez diye düşünüyorum.

Teşekkürler...