YENİLER >

Bir Kazada Bulunmuş Kütüphane Kedisi: Kubaba – Yasemin Akıncı

Amerikan ilmi Araştırmalar Enstitüsü (ARIT/American Research Institute in Turkey) Ankara ve İstanbul’da bulunan ve daha çok arkeoloji, sanat tarihi, antropoloji gibi sosyal bilimlere yönelik çalışmaların yapıldığı bir araştırma merkezi. Son zamanlarda buranın Ankara merkezini daha özel kılan şey ise kütüphanenin yeni üyesi Kubaba kedi.

Arkeoloji bölümü yüksek lisans öğrencisi olarak zaman zaman kütüphanesinden yararlandığım Amerikan İlmi Araştırmalar Enstitüsü’nün direktörü Dr. Elif (Denel) hanımla, zaman buldukça gönüllü olarak çalıştığım Kedi Hastanesinde karşılaştım. Kendisi, ARIT’in direktörü olmasının yanı sıra Kanada’daki Toronto Üniversitesinden Prof. Dr. Timothy Harrison’ın kazı başkanlığı yaptığı Hatay’da bulunan Tayinat Höyük’te kazı başkanı yardımcısı. Kazılar sırasında buldukları ve evlat edindikleri Kubaba kediyi muayene ve aşıya getirmişlerdi.

Ayaküstü kısa sohbetimiz sırasında minik Kubaba’nın ilginç hikayesini öğrendim ve bu güzel hikayeyi sizlerle paylaşmak için kendisine röportaj yapmayı teklif ettim. Röportaj teklifimi kırmayan Elif Hanım ile ARIT kütüphanesinde keyifli bir sohbet ile Kubaba kediden ve onun kütüphanedeki yaşam ile biraz da arkeolojiden söz ettik.

Kubaba’dan önce sizleri ve burayı tanıyabilir miyiz?

Arkeolog olarak arazide devamlı hayvanlarla iç içe oluyoruz. Daha önce bir takım arkadaşlarımız kazılarda kedi köpek sahiplenmişlerdi bu sefer bize nasip oldu diyelim kedi bulmak.

ARIT 1964’ten beri Türkiye’de var olan bir enstitü ve İstanbul ile Ankara’da olmak üzere iki şehirde mevcut. Benden önceki direktörlerin zamanında da burada kediler olmuş fakat önceki dönemlerde ARIT pek çok kez adres değiştirdiği ve bulunduğu binalar da daha çok bahçeli yerler olduğu için içeri girip çıkan kediler olmuş. İlk defa böyle devamlı içeride olan bu kedimiz oldu, kütüphane kedimiz.

Peki, Kubaba ile nasıl tanıştınız?

Bu yıl kazı evinde olan değişikliklerden dolayı bir süre Hatay’da Mustafa Kemal Üniversitesi’nin misafirhanesinde kalalım dedik. Ben kazıya birkaç gün geç gittim ve ilk geldiğim günün akşamı minibüsü park ettiğimiz yerde, Asi Nehri’nin hemen yanındaki yol kenarında birisi, “Ay bu ne!?,” dedi. Bir baktık bizimki küçücük minicik bir halde bir kenarda büzüşmüş duruyor yanında da ölü kardeşi var. Tabii görüntü karşısında mahvolduk. Gecenin bir vaktiydi, gittik, ama ben bütün gece rüyamda onu gördüm. Kazımızda Rana adında kedilere ilgisi olan Lübnanlı bir öğrenci de vardı, onunla da yeni tanışmıştık. Sabah kalktığımızda birbirimize baktık, ve “The Cat,” dedik ve hemen koşa koşa gittik. Bizimki güneşin altında, yol kenarında gene büzüşmüş bir halde miyavlıyor, baktık olacak gibi değil, kaptık geldik. O noktadan beridir bizimle. İki ay boyunca kazıda bizimleydi, ondan sonra benimle Ankara’ya geldi.

Kubaba’nın ilk günleri nasıldı?

Çok zayıftı, hemen beslemeye başladık. Biraz mama verdikten sonra yavaş yavaş kendine gelmeye başladı. Zannedersem mantardan tüylerinin bir kısmı dökülmüştü. Burnunda tırmalama yarası da vardı, bir kediden herhalde dayak yemiş. Onu bir odaya koyduk, amacımız onu biraz ayağa kaldırıp sonra bırakmaktı. İşte onu bir odada beslemeye başladık. Sonra odanın kapısını daha çok açmaya başladık. Derken günlük hayatımıza girdi kendisi yavaş yavaş.

Kubaba’nın kütüphanede bir günü nasıl geçiyor?

Bunu kütüphanecimiz Özlem Eser daha iyi biliyor.

Burada sohbetimize Özlem Hanım da katılıyor.

Ö.E.: Süreçler halinde gelişti. İlk zamanlar daha çok benim üstümdeydi. İlk günlerde kucağımda, üstümde, masamda duruyordu, sürekli bir ten teması istiyordu, ama şimdi daha böyle bağımsız, daha hareketli olmaya başladı. İlk başta şaşırmıştık ne yapacağımızı, ama şimdi alıştık, o da kütüphaneye alıştı, iyiyiz şimdi.

E.D.: Oyun oynamayı seviyor. Ona kağıttan toplar yapıyoruz, yakalıyor sonra geri getiriyor, tıpkı köpek gibi, tekrar atıyoruz. Ancak bunun için modunda olması gerekiyor, bunu her zaman yapmıyor.

Ö.E.: O istediği zaman o istediği şekilde olacak, bizim istediğimiz zaman değil.

E.D.: Biz de onu bir tanrıça olarak görüyoruz zaten!

Tanrıça Kubaba

Kediyi bulunca Rana ile ne isim verelim diye düşünürken, Kubaba olsun istedik. Kubaba, Erken Demir Çağı’nda, belki Geç Tunç Çağı’nda da Kuzey Suriye, Güneydoğu Anadolu’da, daha sonra Demir Çağı’nda Kibele olarak taıdığımız ya da Lidya bölgesinden Kübebe olarak bildiğimiz Ana Tanrıça’nın öncüsü. İlginç olan ise, bu yıl onu bulduktan kısa bir süre sonra, kazılarda Erken Demir Çağı’na tarihlenen Tanrıça Kubaba olma ihtimali olan büyük bir kadın heykeli bulduk. Tabii bu heykel bir kralın eşi ya da atası olabilir, henüz net bilmiyoruz, inşallah önümüzdeki yıllarda çözeceğiz ne olduğunu. Ama sonuç olarak kedi Kubaba’nın bize uğur getirdiğine karar verdik.

Oldukça heyecan verici...

Bulduğumuz heykel şu açıdan önemli; birincisi, bazalttan yapılan Demir Çağı’na ait heykeller çok fazla bulunmuyor; ikincisi, kadın heykelleri çok yok. Kabartma olarak Karkamış, Hama gibi yerlerden biliyoruz. Kuzey Suriye’de Tell Halaf’ta da var büyük ihtimalle tanrıça ya da ölmüş atalara ait kadın heykelleri. Bizim kazımızda da oraya çıkması, yayılımını görmek açısından önemli bir gelişme. Bulduğumuz kadın heykeli de daha önceki senelerde bulduğumuz heykellere nazaran bilinçli olarak yerinde parçalanıp atılmış. Parçalarını da sistematik bir biçimde topladık, şimdi heykelin konservasyon  çalışmasını yapacağız. Buradan şu yorumu yapabiliyoruz, antik dönemde bir şekilde bir rejim değişikliği olmuş. Tahminimiz, Asurlular gelip orayı ele geçirdiği yönünde. Bu kadın heykelini özellikle parçalamışlar. Fakat daha önceki kazı çalışmalarında kral heykeli bulmuştuk, kadın heykelinin aksine onu parçalamamışlar, sanki onun devamlılığını sağlamak istemişler. Kral heykelin gömüldüğü yer ise bir tapınağın önü. Üzerine basıp tapınağa girerek, “Bak seni öldürmüyoruz, sen sonsuza kadar üstünden geçmemizi izleyeceksin”, der gibi bir durum var, ama kadın heykelinde durum daha farklı görünüyor, bir şekilde şiddete maruz kalmış.

Kütüphaneye gelenlerin tepkileri nasıl peki?

Ö.E.: Şimdiye kadar kötü bir tepki olmadı. Kubaba insanlarla ilgili, ama öyle rahatsızlık vermiyor. Zaman zaman alerjisi olan ya da korkanlar olabiliyor, o zaman uzak tutuyoruz. Bazen komik durumlar da olabiliyor, mesela fotokopi çeken bir kişinin kitabının üstüne yatmıştı, o kişi nazikçe onu göndermeye çalışmasına rağmen  gitmemişti bizde onu alıp başka yere koymuştuk, ama yine gidip kitabın üstüne yatmıştı.

Her kedinin karakteri farklı oluyor, Kububa nasıl bir kedi?

Bir çalışma yapılırken içinde olmak istiyor. Mesela kazı sırasında seramik çizimleri yaparken seramiklerin içine girmeye çalışıyordu ya da ben seramiklerin torbalarını almaya gittiğimde oturduğum koltuğa yatıyordu. Birkaç kere ben geri dönüp sandalyeme otururken ne yazık ki çok kötü olmasa da ezildi altımda farkında olmadan. Ayrıca kuşlarla konuşuyor, peşlerinden gider diye –ARIT  üçüncü katta olduğundan- balkon kapısına tel yaptırdık. Balkona ancak birileri ile çıkıyor. Bu şekilde güvenlik önlemleri alıyoruz. Bunların yanı sıra çok komik bir kedi, mesela bazen yengeç gibi yürüyor, bazen yürürken zıplamaya karar veriyor. Saklanıp birileri geçerken patilerini vuruyor insanlara. Bazen de taşıma kutusunun içine girip kapıyı çekip kapatıyor, “Rahatsız etmeyin beni,” der gibi. Yemeğini daha sonra yemek istiyorsa mama tasının yanına patisiyle birkaç kez vuruyor.

Kubaba’nın bu güzel hikayesini Kedici okurları ile paylaştığınız için teşekkürler.