YENİLER >

Burgazadalı Susam - Emek Ekşi

Dünyayı ve çevremizi tamamıyla çıplak bir objektiflikle seyredemeyiz. Işıklar, renkler o karmaşık yollardan geçerek bir kimyasal iletiye dönüşür. Bu kimyasal yolculuğun en şaşırdığım kısmı “sevgiyi” yaratıyor olmasıdır. Bir kediyle başlıyor benim yolculuğum. Şimdi bile, tuşlara değen parmaklarımın arasından istemsizce bir tebessüm kaçıveriyor ekrana. Birbirinin dilini anlamayan iki canlının nasıl olup da mükemmel bir bağ yaratabildiğini kavramakta zorluk çekiyorum. O kimyasal karmaşanın içinde bir yerlerde, bir kedi silueti beliriveriyor, sımsıcak bir “miyav!” sesi kaplıyor ortalığı. O an öfkeliysem bile, hayır değilim artık!

Veteriner fakültesinde 1.sınıfı yeni bitirmiştim Susam’la tanıştığımda. Ben mi onu buldum yoksa o mu beni buldu, hiç emin olamam. Gerçek şu ki, ikimiz de birbirimizi arıyorduk. Her zaman bir hayvanın dostluğuna sahip olmak istemişimdir. Fakültenin içinde dolaşan kedileri gördükçe, şunlardan birkaç tanesini eve götürebilsem ya, demekten kendimi alamazdım. Önüme çıkan yollar beni kızıma götürdü… Burgazada’da, sahilin en ucunda konumlanmış, belki de gelmiş geçmiş en karanlık çay bahçesi unvanını hak edebilecek bir kafede, birkaç sarman kedi yavrusu hınzırca oynuyordu. Aydınlatması o kadar azdı ki çay bardaklarımızı, üzerlerinden yansıyan ışık hareketlerinden ayırt edebiliyorduk. Rüzgâr çıkmış ve Ağustos ayının son günlerine özgü o serinlik, güneşin batmasıyla daha da güçlenmişti. Eniştem, hesabı ödemek için kalkıp geri geldiğinde kucağında bir sürpriz taşıyordu. Bu derin karanlığın içinden, parıldayan bir çift göz ve bembeyaz bir çene, o bahsettiğim karmaşık yapıların içinden geçerek sevgi ağlarını ördü zihinlerimizde. Dönüş yolunda, vapurda 7 kişi birden, heyecanla isim bulma uğraşına daldık. Yarım saatlik ada vapuru seferinin sonunda, Susam adında karar kılındı ve o boncuk boncuk gözlerden de okunduğu gibi, ismini çağrıştıracak biçimde ele avuca sığmaz bir çocuk olacağı anlaşılıyordu. Belki de gerçekten isimlerimizin anlamını taşıyoruzdur, kim bilir? Ama kesinlikle kedim, bir susam tanesi gibi hareket eder. Simitin kopan parçaları yere döküldüğünde, uzun uğraşlar sonucu toplarken, susam tanelerinin nasıl da sizden kaçarcasına hareket ettiklerini fark etmişsinizdir. İşte benim kedim de, hoplamalarda, takla atmalarda ve yakalamaca oyunlarında aynen bu şekilde, adeta dans eder.

Bir kediyle yaşamak heyecan vericidir. Her sabah kalktığımda, evde çıkardığım çıtırtıları duyup hemen yanıma gelir, günaydın miyavlamasının ardından bacaklarıma sürünerek selamlaşmamızı tamamlarız. Benimle göz göze gelmeye çalışarak, ona baktığımda minik köpek dişlerini göstererek “n’aber” anlamına gelen bir mırıltı çıkarır. Ben kendi dilimde, o kendi mırıltısında başlarız gördüğümüz rüyaları anlatmaya. Sonra eğer ben sessizce oturacaksam, mesela çayımı alıp uslu uslu kitap okuyacaksam, hemen bana ayak uydurur; salonda masa üzerinde duran kâsenin içine kaykılarak oturur. Bir kolu dışarıda diğeri bükülü; gözleri kısık, fakat yine de ufak bir kıpırdanmamda kocaman kocaman açılacak şekilde tetikte... Onunla geçirdiğim 4 yıl boyunca bana ders kitaplarında öğrenemeyeceğim en önemli şeyi öğretti; onu anlamayı. Bir kediyle yaşamak, sevmeyi baştan öğrenmek demek. Biliyorum sanırdım, yanılmışım... Ne zamanki kliniğe bir kedi gelir, bakarım ona, incelerim, birkaç sessiz saniye veririm ikimize de. O beni tanısın, ben onu anlayayım. Bunlar hiçbir makalede ya da kitapta yer almaz. Bu ancak bir kediyle yaşanıldığı zaman öğrenilecek gerçeklerdir.

En sevdiğim kitaplardan biri olan “Simyacı” da Paulo Coelho, evrenin ortak dilinden bahseder. Tüm canlıların kalbinde hissettiği ve gözlerinden okunabilen bir dil… Bütün canlıların kullandığı ve biz insanların çok uzun bir zaman önce unuttuğu… İnsanların yapay dilini reddeden ve insana sabırla evrenin dilini öğreten kedilerimiz, zihinlerimizde, o kimyasal karmaşanın içinde sevgiyi yaratır. Bu güçlü duygu, hayatın sarsıcı anlarında, bir emniyet kemeri misali yara almamızın önüne geçer ve bunun karşılığında sadece bizimle olmak isterler. Sabah kahvaltılarında karşılıklı oturmak, odadan odaya kovalamaca oynamak, bir sinek gördüğünde bizim de ona katılmamızı istemek dışında bir beklenti içinde olmazlar. Bu minik aslanlar iyi ki varlar, hayatın hızlı akışı sırasında durup soluklanmamızı ve birbirini anlamanın getirdiği huzuru hissetmemizi sağladıkları için kocaman bir teşekkürü hak ediyorlar!