YENİLER >

Damdaki Kedi - Müjde Dural

Tam yılını hatırlamıyorum ama 80’lerin ortaları ya da sonları filan. O zamanlar Üsküdar, Çiçekçi’de oturuyoruz. Oturduğumuz apartman beş katlı ve biz en üst kattayız. Annemin odasının penceresi arka cepheye bakardı, çok yakınımızda, birbirine bitişik bizim oturduğumuzdan biraz daha alçak apartmanlar vardı. Çatıları aşağıda kalırdı. Bir gün baktım o apartmanın çatısında siyah, beyaz bir kedi duruyor. Belki kuş tutmaya gelmişti bilemiyorum. Pencereyi açınca kediyle biraz karşılıklı sohbet ettik. Kediler ilgi gösterilince, sevildiğini hissedince hemen anlıyorlar.

“Miyav...”

Karnı açtır diye evde ne bulduysam pencereden çatıya attım. Yakın ya, tam kedinin yanına düştü. Hemen kapıp mideye indirdi. Bir, iki, üç derken bu alıştı. Artık her gün çatıya geliyordu. Ben de minik minik artık ne varsa evde ona atıyordum. Böyle aylar iki, üç ay geçti. Ailece bir haftalığına Marmara Adası’na gittik. Bir hafta sonra vapurla akşam geç saatte döndük. Sabah oldu, bir hafta ayrı kaldığımız çatı kedisini görebilme umuduyla pencereye gittim. Bir de ne göreyim!

“Anne! Damdaki kedi yavrulamış!”

Kedicik, yavrulamış ve ya yavruları da tek tek çatıya taşımış, ya da çatıda doğum yapmıştı. Şimdi bizim orada çatılara sık sık martılar gelirdi. Ama anne kedi var diye hiç oraya gelmediler. Anne kediye bakmaya başladık. Biraz zaman geçince yavrular büyüdüler. Bir gün bir tanesi herhalde en yaramaz olanı o apartmanın en üst katının mutfak balkonunun üstüne düşmez mi!

Bir türlü yukarı, çatıya çıkamıyor. Miyavlayıp duruyor. Annesi çatının kıyısına geldi, sağa, sola volta atıyor, ne yapacağını hesaplıyor. Sonunda o da yavrunun yanına atladı. Yavruyu ağzına aldı ve nişan aldı ama yavru kocaman düşürdü. Çatıya atlamak için biraz geri geri gidip hız alması gerekiyordu. Balkonun üst kısmı yarım metre bir şey. Geri giderken iki santim fazla gitse aşağı düşecekler ikisi de. Biz bayağı korktuk. Sonra birkaç başarısız teşebbüs daha yaptı, kedicik ağzından düştü. Biz heyecanla seyrediyoruz. Son bir gayret, yavruyu yine ağzına aldı, biraz geri geri gitti. Sonra yine atladı ve bu sefer başardı. gerekti. İlk işi yavrusunu yalamak oldu. Böyle epey o kediye uzaktan baktık. Sonra komşu “Koku oluyor; çatıda kediye bakmayın” deyince bırakmak zorunda kaldık. Onlar da hayvan sever bir komşuydu. Mecbur kalmasalar söylemezlerdi. Hatta Leydi isimli şirin bir küçük köpekleri vardı evde.

Diyeceksiniz ki, anne kediyi de, yavruları da alıp evde baksaydınız. Biz de isterdik ama 80’li yıllarda apartmanda kedi bakmak çok zor değil imkansızdı. Kedi kumu bilmiyorduk yani kedi kumuyla, pire tasmasıyla filan henüz tanışmamıştı ülke. Önce Bağdat Caddesi gibi zenginlerin oturduğu semtlerde açıldı pet shoplar. Bizim mütevazi mahalleye geldiğinde 92 filan olmuştu.

Kedicik bir süre altta küçük boş arsaya geldi, orada yine baktık. Sonra bir daha ne anneyi, ne yavruları gördük. Üzüldük ama dediğim gibi o yıllarda kedi kumuydu, kedi taşıma sepetiydi, pire tasmasıydı bilmiyorduk. Gerekli malzemeler olmayınca ancak bahçesi olanlar kedi bakabiliyordu. Aşağı bahçede epey kedi baktım ben. Komşular bazen şikayet ederdi. Bir dolu güzel kedi gelirdi boş arsaya. Yıllar geçti oradan taşındık Ankara’ya geldik. İnanır mısınız otuz yıl geçti, bazen hâlâ rüyamda o evi görüyorum; arka pencereyi açıp bakıyorum, çatıların üzerinde koşan, birbirine bitişik beyaz duvarlardan atlayan, renk, renk kediler görüyorum. Bana bakıyorlar ve hiç gitmemişim gibi beni hatırlıyorlar. “Kediler hâlâ duruyor” diye seviniyorum.