YENİLER >

İnci'nin Hüzünlü Hikayesi - Müjde Dural

Sevgili kediciler, 21. Yüzyılda yaşadığımız ve kedilerimiz hastalandığında, aşısı geldiğinde rahatlıkla onları emanet edebileceğimiz veteriner klinikler, hastaneler, hekimler ve hatta pet shoplar olduğu hatta kedi kumları, kedi taşıma sepetleri, çeşit çeşit mamalar, ilaçlar, pire için damlalar,  tasmaları olduğu için ne kadar şanslı olduğunuzun farkında mısınız? 

Birebir rahmetli annem, babamdan dinlediğim 1952 yılında yaşanmış hüzünlü olayı okursanız, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ben yazarken ağlayarak yazdım ama umarım sizleri ağlatmam.

Şimdi sene 1952. Rahmetli annem, babam sık sık oradan oraya tayin oluyorlar.  Minicik bir kedi buluyorlar ve tayinleri çıktığı için  annem  “Alalım bunu, trenle götürürüz.” diyor.  Trende görevliler kedi götürebileceklerini ancak kuduz aşısı olması gerektiğini söylüyorlar.  Yıl 1952 dedim ya. Ne veteriner klinikler, ne kedi hastaneleri, ne pet shop. Adları duyulmamış! Değil veteriner hekim, klinik, hastane, kedi taşıma sepeti bile yok.

Artık sorup edip nerede yaptırdılarsa, yavru kediye kuduz aşısı yaptırıyorlar. Artık aşı mı bayattı? Kedicik çok minik olduğu için dozu mu fazla geldi? Hiç bilmiyorlar. Zavallıcık aşıdan sonra daha trene binmeden ölüyor. 

Annemin, babamın çektiği vicdan azabı büyük.  

Tayin oldukları Diyarbakır’da, bir gözü mavi, bir gözü sarı, bembeyaz bir  kedi görüyor annem. Çıldırıyor, zor da olsa alıştırıyor kendisine. O zaman kedi maması yok tabii. İşte etlerle, tavuklarla filan. Ve inci gibi bembeyaz olduğu için ismini İnci koyuyor. İnci’yi çok seviyorlar. Ne yazık ki, resmi yok. Diyarbakır’ın sıcağında bazen yıkıyormuş annem, pamuk gibi oluyormuş. Beş dakikada kuruyormuş. Annem hamile, ilk çocuğu doğuyor. İnci, beşikteki bebeği şöyle bir kokluyor ama ona hiç zarar vermiyor.  

Ancak bu sefer de babam  Kore’ye gidiyor! Savaşa. Annem de yeni doğan bebeğini alıp İstanbul’a annesinin, babasının yanına gitmeye karar veriyor. Genç, loğusa kadıncağız, tek başına bebekdle hiç bilmediği bir şehirde yalnız kalmasın diye.  Ancak bir sorun var: İnci ne olacak?

Trenle bir, iki günlük yolculuk Diyarbakır – İstanbul.  

Yine götürebilirler ama ya yine kuduz aşısı isterlerse? Ya İnci de onların yüzünden ölürse?

Bu korkuyla yürekli yana yana onu orada bırakmaya karar veriyorlar.

Ah, o zaman şimdiki gibi veteriner hekimler, klinikler, hayvan hastaneleri olaydı. Ama yok.

Komşularına çok tembih ediyorlar, “Ne olur bakın, aç, susuz bırakmayın” diyorlar.

Ev boşalıyor, faytona biniyorlar. İnci her şeyi hissediyor ve faytonun  yanına kadar geliyor. Onları geçiriyor. 

Babam anlattığında da çok üzülmüştüm

“Bir kutu, bir piknik sepeti bulup içine İnci’yi koyup,  kimse görmeden soksaydınız trene, nasılsa yataklı vagon...kimsenin haberi olmazdı...” 

Tabii böyle sonradan akıl verme kolay, bu da kolay olmayabilirdi. Şimdi düşünüyorum da kedi sepeti filan yok, kedi kumu yok, hadi görevliyi atlattılar, gizlice trene soktular, zavallıcık tangır tangır trende delirecek, çişini, kakasını nereye yapacak? Korkacak miyavlayacak, tren görevlisi duyacak, belki alıp atacak! Ya da camı bir saniye açsalar oradan fırlayıp kaçacak raylarda ölecek! Yani zor.....sanırım onlar da bunu düşünüp götürememişler. Komşularına mektup ve para da göndermişler ama cevap alamamışlar.

Annem ve babam ömür boyu İnci’yi unutmadılar.  Hep yutkunarak, gözleri dolarak anlattılar. Ona ne olduğunu hep çok merak ettiler.  İnci’nin faytonun yanına gelip kendilerini geçirmeleri hep gözlerinin önüne geldi.

Şimdi dilerim hepsi birliktedir öteki dünyada.