YENİLER >

Sokağın Kedileri Kedilerin Sokağı - Tarhan Gürhan

Yazarların kediler hakkında yazdıkları nedir ki? Kedilemelerdir herhalde. İşte bizim sokak ve yan bahçeden bir tutam kedileme...

Tanıştığımda minnaktı, büyüyüverdi gözümün önünde. Minnak’ın Pofuduk’a dönüşmesinin hikayesi bu. Upuzun maymun kuyruklu, kül renkli, aralarda kaplan desenleri olan yavru sayılabilecek yedi sekiz aylık bir kediydi. Hiçbir sokak kedisi bana bu kadar yaklaşmamıştı. Büyüdü, anne oldu, hem de çok iyi bir anne... Bakın nasıl?

31 Temmuz gecesi, Bilkent Otel’deki düğün yemeği mönüsünden, yenmediği için paketlenip yola çıkan iki porsiyon “kuzu tandır”, Dikmen Kuyubaşı’ndaki sokak kedilerinin midesinde son bulduğunda, daha onu tanımıyordum. Karanlıkta yavru gibi gördüğüm, duman renkli kedi yumuldu önce. Karnı doyunca o kadar güzel sevdirdi ki kendini. Böyle tanıştık. Patileriyle bacaklarımın üstüne çıktı. Hiç tırnak çıkarmadı. Gurul gurul apartmanın içine kadar geldi. Apartmanın giriş sensörü yanınca, sağ arka ayağını ağzına aldı, duvara sırtını yasladı ve kendini yere bıraktı. Ayaküstü yattı yani!... “Şapşahane, şapşaşkın sokak kedileri” diye geçirdim içimden. Karnı memeli bir dişi kedi olduğunu anladım aydınlıkta. Memelerini sallaya sallaya geldi yanıma. Bana “pıskırdı pıskırdı”, korkuttu beni. Sonra kapının gıcırtısından korkup kaçtı. Kapıya bakın yani. İşte böyle ahbap olduk. Sonra da ben balkondan “pisi pisi” dedikçe, o aşağıdan miyavladı, gece 03:00’e kadar. Kaç kere tekrar tekrar aşağı indim sevmek için kim bilir? O geceden sonra, üçüncü kat balkonundan hemen her çağırdığımda, bahçe duvarına atlayarak gelip miyavlamaya başladı.

Jülide’nin haşladığı baharatsız löp

löp hindi kuşbaşılarını, Kuloğlu Sokağı’nın yokuşuyla düzün bitiştiği köşesindeki Rus Elçiliği’nin duvarının üstüne koyup beklemeye alışkınım. Genellikle sırayla üç kedi ilgilenirdi hindilerle: Kül tekir, sarman ve alaca. Kediler çok ürkek yanaşırlardı. Ben çekilince gelip bir lokma alıp üç beş metre geride indiriyorlardı mideye. Sonra bir daha, bir daha... Bitene kadar... Bittikten sonra da arkalarını dönüp giderlerdi. İnsan bir teşekkür eder, bir gelip sürtünür paçama, bir çiçek getirir ertesi gün falan filan... Yok bunların hiçbirisi. Beklentisiz olmayı öğrettiler bana kediler. Sokak kedisi beslemek sabır işi. Üstelik de pek ödülü yok, genelde sevdirmiyorlarken bu maymun kuyruklu çok hoşuma gitti. Hem hamile hem sevdiriyor. Aslında temkinli olup insanlardan daha uzak kalmayı tercih edebilirdi. Bize yaklaşmasını, kendisinin çocuk olmasına bağladım. Oyun istiyordu.

Dikmen’deki eski apartmanların bakımsız arka bahçeleri kediler için “minyatür orman, minimal doğa” olmuşlar. Saksı gibi küçücük bahçeler. Her bakımsızlığın bir olumlu tarafı oluyor. İşte kediler için doğal gölge ve barınak. Orada saklanıp, uyuyup, güvende hissedebiliyorlar. Arka bahçeye gelip, “Kızım kızııım!...” diye seslendiğimde minyatür ormanından hızla çıkıveriyor. Hemen yanıma geliyor, gözlerini kısıyor açıyor, kısıyor açıyor, yanındaki duvara sürtünüyor, mutlu oluyor. “Bir seslenişten mutlu olan canlılar var aramızda.” Bir de dönüp kendimize baksak, en son ne zaman sadece adımız anıldığında mutlu olduk?...

Duvarın kenarına sürtünerek yürüyor yanımda. Hava sıcak, su veriyorum. Su içerken kuyruğu yere paralel olarak bir sağa bir sola gidip geliyor. Keyfi yerinde. Kuyruğunun gölgesi var. “Çift kuyruklu bir kedi o şimdi.” Sosis doğruyorum bir kaba. Daha keserken bile atlıyor bıçağın üstüne. Sağ tırnağını takıyor dilimlenmiş sosise, ayağa kalkıp ağzına atıyor. Evet ayağa kalkıyor, şahlanıyor yerken. Biraz daha doyunca, futbol oynayarak yemeye başlıyor sosisleri. Çok şirin!... Karnı iyice doyduktan sonra, patisinin içini ağzına doğru çevirip, ağır ağır, tadını çıkara çıkara yalanması kadar güzel ne var Allah aşkına!

Muhabbetimiz iyiydi, ancak kısa bir tatile ihtiyacım vardı. Ondan habersiz Kaş’a kaçtım. Döndüğümde mucize: Doğum yapmıştı!... Nereye dersiniz? Benim aklıma gelmezdi doğrusu. Apartmanın önündeki dükkanın önündeki mazgalın içine. Çok stratejik bir seçim, hem güvenli hem göz önünde. Kaç tane yavrulamış dersiniz? Beş, evet beş minnak yavru. İkisi kapkara, üçü duman, kendisi gibi. Dumanların biri sırf duman, ikisi kaplan desenli. Analarına çok benziyorlar. Yavruların ufak olması ve onlara ulaşamamamız, bizi annelerini iyice beslemeye itti. O yesin ki yavrular için süt olsun mantığından yola çıktık. İştahı yerinde lohusamızın.

Maymun kuyruk doğumdan sonra daha konuşkanlaştı. Sürekli bir şey söylüyor, onu sevmemizi, oynamamızı istiyor. Patisiyle kulağının dışını kaşıyor, tarıyor kendi kendini, abdest alanların kulaklarını mestetmesi gibi. Ben mazgala bakmaya gittiğimde, hemen hızla geliyor. Bana güvenmesine rağmen takip ediyor. O bir çocuk anne, tıpkı doğudaki bazı anneler gibi. Kedi sevmek bile politik bir mesele bu ülkede. Maymun kuyrukla ikimiz mazgaldan aşağı bakıyoruz. Gözleri açıldı bebelerin. Beş kafa aşağıdan bize bakıyor, görünce ince ince miyavlıyorlar. Viyk viyk viyk, güvercin yavrusu sesine benziyor sesleri. Annelerine ne anlatıyorlar acaba?

Yavrular biraz büyüdü. Şimdi bir sıçrayışta mazgal demirine tutunuyor, oradan da yukarı çıkıyorlar. Çok çevikler. Baş döndürücü bir büyüme. Bu akşam ton balığı var mönüde. Daha kokusundan başladılar delirmeye. Yavrulardan biri ton balığını yer yemez ayakkabımın üstüne çıktı. Biraz bağcıklarla oynadı, sonra uyuyuverdi. Yüzü balığın yağından palyaço gibi, bıyıkları küçücük ve çok komik. Annem de beni takip ediyor. “Ne yapıyorsun o kadar saat aşağıda?” diyor. Dün, “Lohusa bir kediyle konuştum.” dedim anneme, tuhaf tuhaf baktı. Tövbe tövbe...

Her sokağın en az bir kediye, her kedinin de en az bir sokak çocuğuna ihtiyacı vardır. Artık ikisini de bulmak zorlaştı. Kediler ve çocuklar birbirlerini çok severler, çünkü ikisinin de oyun için, eğlence için, neşe için, sevgi için vakti vardır. Derken düşünürken bir de baktım, iki şahane çocuk geliyor. Nehir ve Yağız Alp, babaları Alp’le birlikte akşam

yürüyüşünden dönüyorlar. Kedileri ve beni görünce durdular. İki lafladık ayaküstü, çocuklar kedileri coşkuyla sevdiler. Ve iki kardeş bizim gri maymunumuza adını verdiler:

“Duman!”

“Duman olmaz, gri kedilere hep Duman diyorlar!”

“Ne olsun peki?”

“Pofuduk!!”

Kemikleri sayılan ve beş yavrusu olduğu halde kendisi de çocuk olan kediye “Pofuduk” dediler. Şahane bir hayalgücü!...

Bebişler artık çevreyi tanımak istiyorlar. Dükkan sahibi, bebişlerin hareketlenmesini fırsat bilip, boşalan mazgalın üstünü örttü bir suntayla. Yavruların ve tabii ki anneleri Pofuduk’un artık geri dönebilecekleri bir yuvaları yok. Ne zalim adamlar var. En çok Pofuduk tedirgin oldu, bebelerin bir şey anladığı yok daha.

Oyun peşindeler, turistik keşifler yapma peşindeler... Yavruların sersem sersem duvardan hoplamaları, ellerimle onları kaldırıp başka bir yere koyduğumdaki şaşkınlıkları, grilerden birinin, iki bahçeyi birbirinden ayıran 50 cm’lik duvardan sosis tabağına düşüşü... Cennete düşmüş gibi... Anneleri hala onları defalarca yalıyor, temizliyor. O arada yavrular annelerinin bacaklarının arasından meme arıyorlar. Annenin artık canı yanıyor, kaçıyor. Neyse ki ona iyi baktık da biraz kilo aldı, toparladı. Pofuduk olamasa da “pof” oldu yani. Pofuduk bir dahaki doğuma artık. Bütün bu güzelliklere rağmen, “Şu kedileri sardın başımıza!...” diyenler de az değil. Ne oluyorsa onlara!?

Mahallemizin küçük çocukları yavruları sevmeye, onlara mama getirmeye başladılar. Yuvasız kaldıklarını görünce karton kutu, örtü falan getirip, yan bahçeye yuva yaptılar. Seyrettim uzaktan. Çocuklar ve kediler birbirlerine ne çok benziyorlar!

Pofuduk olanı biteni, şantiye şefi bir mühendis gibi izliyor. Ara sıra müdahale etmek istiyor, sonra geri çekiliyor. Biz bebekleri elimize alıp yeni yuvalarına koyarken hafiften kızıyor. Avucumda yavru varken aşağıdan bana boynu tutuluncaya kadar bakacağından hiç kuşkum yok. Yavruları yuvaya bırakıp ona yöneliyorum. Pofuduk, onu biraz sevince hemen ön ayaklarıyla hamur açmaya başlıyor. Motoru çalıştırıyor. Çenesini güçlüce parmaklarıma bastırarak kaldırıyor. Neresini sevmemi istiyorsa orasını işaret ediyor. Sevdirişli... Aramızda bahçe duvarı, ne o buraya geçiyor ne ben oraya. Arka ayaklarının üzerine kalkıyor, ön patilerini duvara dayıyor ve bana kafasını öyle sevdiriyor. Bunu bir kediden başka kim yapabilir. Bazen, “Kıh... kıh... kıh...” diye tiz sesler çıkarıyor yapışıp yere, boynunu uzatarak kusar gibi. Sanki boğazına bir şey yapışmış da onu çıkarmak ister gibi. Sanki tüylerini yalamaktan boğazında bir tüy yumağı birikmiş de onu çıkarmak ister gibi. Beş altı kere yapıyor bunu ve bir şey çıkmıyor. Sonra geçiyor her ne idiyse.

Bir gün aşağı indiğimde kediler yoktu. Ne Pofuduk ve ne de bebişler, hiçbiri! Aradım taradım yok. “Yer yarılmış...” lafının tam da yeri burası olmuştu. Sora sora öğrendim ki aşağıdaki manav yavruları bir kutuya koymuş. Bunu gören Pofuduk, kutu nereye giderse oraya tabii. Arabaya atmışlar ve Sokullu’da uzak bir yere bırakıp gelmişler, büyük zafer kazanmış bir edayla. Bu insanlar utanmazlar yaptıklarından. Hep şerefleri için yaşadıklarını söylerler ve hiç böyle olmaz. Üç kere yuvasını değiştirdiler kedilerin. Kediler inanılmaz hassas bir dengede yaşarlar. Kimsenin bu dengeyi bozmasını da istemezler, izin vermezler. Nasıl bir zihniyet bu? Nasıl bir düşmanlık? Kendi evinden üç kere olduğunu aklına bile getiremez bu gibiler. Yok bunların içinde bir lokma insanlık. Utanmadan bir de ne kadar uzaklara götürdüğünü anlatıyor. Pisliklerin en yaşlısı anladı benim ciddiyetimi.

“Abi arabalar ezecekti.” dedi.

“Ne arabası!” diye tersledim sertçe.

“Gidip getirelim mi?” dedi yarım ağız.

“Yok” dedim, “Getirmek için size ihtiyacım yok!”

O gece rüyamda bana patisini sallıyordu Pofuduk. Hal böyle olunca, Pofuduk ve yavrularını sokak sokak aramaya karar verdik. Az gittik uz gittik, dönüp bir de baktık ki arkamıza, pati boyu yol gitmişiz. Pisi pisi demekten, Pofuduk demekten ağzım kurudu. Erdal bana su aldı. Bulamadık!... O sıcakta o kadar tüyle ne yapar yavrucaklar. Su bile bulamazlar.

Çaresiz eve döndük. Üç gün sonra tek başına çıktı geldi. Hiçbir şey olmamış gibi. Yine aynı Pofuduk ancak biraz daha ürkekti. Artık kimden, kimlerden korktuysa, korkutulduysa. İşte Pofuduk’un macerasının bir kısmı. Başına ne geldiyse kediliğinden geldi.