YENİLER >

Benim Kedim İşini Bilir! - Bilge Kocaefe

İnsanoğlu ölse de kalsa da, kedi nesli aslanlar gibi devam edecektir...

Her dinin karanlık bir çağı olmuştur; işte orta çağ da Hıristiyan aleminin büyük katakulliye geldiği dönemdi. Hak hukuk, hak getire. Hurafeler, açık görüşlülüğe takılan çelmeler, kilisenin akıl almaz, acımasız yasaları... Bırakın insanları, hayvanlar bile o dönemin mağdurları içinde; özellikle de kediler... Onları şeytan yapan, dişlerinden zehirler akıtan yine orta çağ kilisesi değil miydi? Farklı yerlerde de olsa, tarih boyunca sahneyi asla terk etmeyen; değişikliğe, yeniliğe ve zekaya karşı "öcü" bakışı "ortaçağzede" kedileri yakan şey olmuştu. Şimdi asırlar geçti, devran döndü, Papalar Müslüman din adamlarıyla saf tutmaya bile başladı ama onlar bildiğinden şaşmadı. Gelin,

ortaçağdan önce, kedilerin asıl saltanat dönemine bir göz atalım... Önce vahşiydi, sonra tanrı oldu, derken şeytan... Şimdiyse hem sokakta hem evde, hem vahşi, hem evcil, ama her zaman zeki ve karakterli. İnsan, kediyle ahbaplığında her zaman şizoid taraf olurken, kedi manyaklığında tanrısallaştırdığımız, kimi zaman da ‘nankör kedi’ yakıştırmalarıyla kahve fallarında bile düşmanlaştırdığımız kedi, kendinden beklendiği gibi tüm rollere ayak uydurmuş ama yine de kendinden ödün vermeden yaşamını sürdürmeyi başarmıştır. İnsanoğlu her çağda, bambaşka yerlere yerleştirdi bu mistik minnoşu. Kendi işine bakan, ekmeğinin derdinde olan bu akıllı hayvan için insanlar gruplaştılar: Kediciler ve kedi sevmeyenler.

Mısırlıların 5 bin yıl önce evcilleştirmesiyle kedi ile insan tanıştı ve fare yakalayıp tahıl koruması vesilesiyle uzun soluklu beraberlikleri başladı... İnsanlar kedi sevmeye başladı mı bir kez, kendini bu bağımlılıktan koruyamazsa tek kedi ile yetinemez olur. Git gide artan dozlarda, evi 20-30 kediyle doldurmaya kadar vardırabilir işi. Kedilerden nefret edenler, kediye büyük bir tutkuyla bağlananlar, psikopatlığına psikopatça karşılık verenler... İnsan, kedide kendi sahip olamadığı özellikleri görür ve belki de bu yüzden histerik bir duyguyla bağlanır ya da nefret eder. Ve kedi her zaman insanı afallatacak bir şey bulur: Köstebek yakalayan kedi, kapris yapan kedi, radyonun sesini açan kedi, ıslak saç kemiren kedi, lavaboya çıkıp musluktan akan suyla oynayan, kapının koluna zıplayıp kapıyı açan kedi... Nefret ettiği suyla bile oynar, eğlenir. Hatta ona bir çelişkiler yumağı verseniz bile patisini yan tutup onunla oynar emin olun. Mısırlılar da işi abartıp bu mucizevi yaratığın kutsallığına inanmaya ve ona tapmaya başladılar. Kedi tanrı Bast’a saygılarından, kedi öldürenleri öldürmeye kadar götürdüler bu saygıyı. Allahın mırnavı, tanrı bile oldu bir dönem. İşte kedinin altın çağı bu dönemdi; ilk ‘kullarını’ edindikleri tarihler. Şurası bir gerçek ki, kediler farelere çok şey borçlu. Dünyaya yayılmaları bile yine fare doyumsuzluğundan. Bu kedi-fare münasebetini keşfetmekte gecikmeyen eski denizciler, ambardaki kemirgenlerle baş etmek için yolculuklarında yanlarına birkaç çuval kedi almayı ihmal etmezler. Oradan da bütün dünyaya. Türk gibi yani. Bakmayın şimdiki ev miskini, mart azgını kedilere. Kedi rahat ettiği sürece her yerde yaşar. Daha doğrusu özgür, rahat ve başına buyruk olduğu sürece. O size değil siz ona uyduğunuz takdirde. Gerçi dert etmeyin, uymasanız da o sizi kendine

zekice uyduracaktır. Zekasının yanı sıra taviz vermediği, dediğim dedik tavrı ve baskın kişiliğiyle de uğraşmanız gerek felis silvestris catus’un... Sizin için tehlikeli ve mağlubiyetle sonuçlanabilecek kişilik çatışmalarına girmediğiniz sürece ‘al gülüm, ver gülüm’ yaşar gidersiniz. Kedi, sizin içinizde bulunup dışa vurmadığınız yanınızdır. Kedi beslerken kendinizi tanırsınız. Yoga yapmanıza, Buda devirmenize gerek yoktur. Ama hepsi bir bütündür. Mistisizmle ilgili olup da kedi beslemeyenine pek az rastlanır. Aslına bakarsanız ortaçağda kadınlarla kediler bir süre ortak bir kaderi de paylaştılar; cadılaştırıldılar! Ortaçağ bağnazlığı ne yapıp edip kediyi şeytani bir varlığa dönüştürdü. Zavallı kediler çekmedi ortaçağda çektiğini hiçbir çağda. Ortaçağda kediler için hal böyle iken,

Müslümanlıkta durum epey farklı: Hz Muhammed namaza giderken giydiği cüppesinin üzerinde uyuyan kedisi Müezza’nın uykusunu bölmemek için cübbesini kollarını kesip öyle almış kedinin altından. Müslüman ailesi evinde kedi besleyebilir çünkü köpek bozar ama kedi abdest bozmaz. Eski İstanbul köşklerinin çoğunda da şöyle pofuduk, beyaz bir "kontes’e" rastlanırdı. Ahşap merdivenlerden salına salına, yavaş yavaş iner çıkarlardı. Otoritesini kaybetmemek için çocuklarını uyurken seven o eski babalar, bütün aile efradının yanında utanmadan kedilerini severlerdi. Kedi erotiktir de. Hatta dişi kedi erotizmin simgesidir. Ortaçağ engizisyonu belki de o seks isteğini çığlık çığlığa belirten bu kediciklerin sınırsız ifadesine de kızmış olabilir. Tüm hareketlerinde, estetik duruşunda, dip dibe onlarca minik biblonun arasından tekini devirmeden bir çırpıda geçebildiği kıvraklığında, hayati durumlardaki çevikliğinde, sinirlendiğinde saçtığı ateşte ve insanın dudağını uçuklatan taktiklerinde. Sıcacık kaloriferin üzerinde guruldamak her kediye nasip olmuyor. Yine de durumu kendi lehlerine çevirmek onlar için çocuk oyuncağı. Evde beslemediyseniz bile hemen hemen çoğunuzun bir sokak kedisiyle sevimli bir macerası vardır; yiyecek vermek, apartman girişine sepetten yumuşacık bir taht hazırlamak, sevmek... Bizler her ne kadar onları şehirlileştirdiğimizi sansak da, kedilerin büyük kısmı hayatın herhangi bir anında ustalıklarından gram kaybetmeden vahşi hayata tamamıyla uyum sağlayabiliyor. Bizden önce uzaya bile gitmiş olabilirler, Mısırlılarla ne kadar haşır neşir olduklarını bir düşünün. Hatta piramitleri de uzaylılar değil, kediler yapmış olabilir! İnsanoğlu ölse de kalsa da kedi nesli aslanlar gibi devam edecektir. Emin olun torunlarınızın Mars’taki evlerinde de en sıcak köşeyi bulacaklardır. Benim kedim işini bilir.