Kedilerin Dokuzuncu Canı

  

 

 

 

 

 

 

 

Selçuk Demirel: Kedilerin Dokuzuncu Canı

Selçuk Demirel’in çizdiklerine baktıkça, “Benim aklım alçıda galiba”, diye düşünürüm. Bu nasıl çizmektir?.. Baktıkça çoğalır gördüğün “şey”. Fotoğrafı kolay kolay çekilemeyecek çapta bir yaratıcıyla karşı karşıyayız. Desenlerinin tamamı üzerine konuşmak bu yazının harcı değil. Burada sadece kedi çizimleri üzerinde kalem oynatacağım. O kadar çok ve zengin ki kedileri, tercihler senfonisi gibi adeta. Hangisini beğeneceğinizi şaşırırsınız.

Selçuk’u tanıtmaya gerek yok belki ama, hiç bilmeyenler yabancı kal masınlar diye bir iki lakırdı edeyim kendisi hakkında. Bu dünyada adı, soyadını geçmiş ender insanlardandır. Bu yüzden yazı boyunca kendisinden adıyla bahsedeceğim. Bir sanatçının ön adıyla tanınıp sevilmesi müthiş bir şey. Selçuk, 1954’te Artvin’de doğdu. İlk çizimlerini Ankara’da lise öğrencisiyken yayımladı. Daha sonra mimarlık öğrenimine devam ederken Mimarlık Dergisi başta olmak üzere dönemin önemli dergi ve gazetelerinde desenlerini yayınlamayı sürdürdü. 1978’de Paris’e yerleşti. Çalışmalarını Paris’ten sürdüren Selçuk Demirel, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Kitaplık, P, Artimento, Milliyet; Le Monde, Le Monde Diplomatique, Le Nouvel Observateur, The Washington Post, The New York Times, The Wall Street Journal vb. birçok önemli dergi ve gazetelerde desenlerini yayımladı. Çalışmaları kitap illüstrasyonlarından dergi ve kitap kapaklarına, desen albümlerinden çocuk kitaplarına, kartpostaldan afişe dek çeşitlilik gösteren sanatçı, Türkiye’de, birçok Avrupa ülkelerinde ve Japonya’da kitaplarını yayımladı, kişisel sergiler açtı. Kedi desenlerini, “Kedili Geçmiş Zaman”, “Kağıttan Kediler” ve “Başka Kediler” adlı kitaplarında topladı.

Bana göre kedilerin Paris’teki ‘Dayı’sıdır o. İçinde çok az kedi deseni olan“Kedili Geçmiş Zaman” adlı kitabından beri kendisini takip eden bir tutkunuyum. Nerden baksanız 30 yıl olmuş. Metis’in kitap kapaklarında çizimlerini gördükçe, o kitapları yastığımın altına koyasım gelirdi. Sergi kataloglarını kaçırmamaya çalışırdım. Son bir, bir buçuk yıl öncesine kadar her hafta Milliyet’ten izinizi sürüyordum. Eskiden yılbaşlarında Kızılay’da meydanda, kartpostalcılar çok büyük tezgâhlar açardı ve ben 1986’da binlerce kartın arasından Selçuk’un bir iki kedi kart postalını da seçip aldığımı iyi hatırlıyorum. Yıllar sonra şimdi, o kartpostaldaki desenle yazım yan yana Kedici’nin içinde.

Çizmeli Kedi Kedi Çizmeli

Kediler aklımızdan geçmezler sadece, kalbimizden de geçerler. Selçuk’unkiler akıldan süzülüp kalpte bekletildikten sonra bize görünür olurlar. Onların çevikliğini zekâsına aktarmış bir çizerle karşı karşıyayız. Kediler kaslarını esnettikçe mizahçılar da aklımızın sınırlarını esnetirler. Bizim gibi toplumlarda esnekliğe çok ihtiyaç olur. Kedinin zekâsıyla bedensel çevikliği aynı hızdadır. Bedeni, aklından geçirdiği şeyi yapmaya elverişlidir. Kedi bu hâliyle yaratılmamıştır, yaratılmış  olsa bu kadar mükemmel olamazdı. “Bir karikatüre sebep olmak?”, kime mahsus olabilir acaba!? Bir ressama kendini çizdirebilmek nasıl bir zekayı gerektirir?

Kedi kendini anlatmaya çalışmaz, derdini anlatmaya çalışır. İstisnasız senin ilgilendiğin her şeyin üstüne gelir oturur. Tabiri caizse tüy diker. Selçuk da kedideki bu mizahı ortaya çıkarır. Her ne kadar “Kedi ressamı değilim.” dese de, şu dijital ortamda, sanal âlemde, Selçuk’un çizgileri beni hep soğuk olandan korumuştur. Zaten kedi de soğuğu sevmez. Neyse ki Selçuk, kedi çizmekten emekli olamayacak. Neyse ki bu işin emekliliği yok. Çünkü kedi çizmek onu dinlendiriyor.Kedi ruhundan anlayan bir çizer o. Mesela kedinin yalnız değil ama, tek, biricik olduğunu iyi bilir. Bunu nerden mi biliyorum? Çizdiği kediler kulağıma miyavladı da oradan. Sanatçılar kediye hiçbir zaman uzak kalamamıştır doğru, ancak kedi dünyadaki her şeye aynı mesafeyi koymuştur. Kediler çizildiklerini bal gibi bilirler. Size mamasını aldırmayı da bilirler. Hem de istediği çeşidi ve markayı. Hatta size çizerini buldurmayı bile bilirler. Selçuk, kediler için bir tesadüf olamaz!? Karikatürle felsefe yapan ender yaratıcılardan birini, kediler atlayamazdı zaten.

Kediler bu dünyada yalnız yaşadıklarına inanırlar. Böylece gördükleri her şeye şaşarlar. Kedi görüldüğünü gördüğü anda çok şaşırır. Sanki görünmez olduğunu sanır. Yazarların insanları tanımlamak için kullandığı sıfatları, Selçukkedilerin yüzünde verir. Çizdiği bazı kediler boyanmayı bekler, bazıları zayıflamayı, bazıları şeffaf kalmayı… Bir kedi her zaman daha farklı çizilebilir. Sonsuz hâlleri vardır çünkü. Bunu da has kediciler yakalayabilir. Kedinin verdiği ilham bitecek gibi değil. Bunları birinin düşünmesi lazım, işte o birini yazmaya çalışıyorum şimdi.

Kedi, kendinden bile yorulmuyor. Sırf yoruluyormuş gibi görünmek için saatlerce uyuyor. İspat meselesini çözmüş tek tür galiba. Kendini insana ispatlatıyor. İşte kedi bu yüzden Selçuk’un başına musallat oluyor. Başka hayvanlar da çizse, gözdesi kedi. O da dayanamadığı için çizip çizip bize yolluyor. Ben nasıl bakayım bu kadar kediye!? İstanbul’da yalnız yaşayan yaşlı kadınların, 60­70 tane kediye birden bakması gibi, benim Selçuk’un albümlerine bakmam. Sanmayın ki benim işim daha kolay! Kimisi restoranda arkadaşının ödediği hesabın altında kalamaz, ben de zekânın altında kalamam. Çizemediğim için onu ayakta alkışladığımı yazıyorum hepinizin önünde.

Çok iyi evcil taklidi yaparlar ve hepimiz de buna inanırız. Evcili izleyen insanla evcil arasında dengeli bir ilişki yaşanır. Kedi alacağını alır, çizer çizeceğini çizer, yazar yazabileceğini yazar. Düşünün bir kedi nelere mâl olur. Selçuk’un ölümsüzleştirdiği kediler artık bizim hayal dünyamızda yerlerini aldılar. Öyle ki bazen rüyamda kuyruk oluşturmuş kediler görüyorum. Sıraya girmiş bir sürü kuyruk getirin gözünüzün önüne. Şaşırıyorum. Kuyruğun başını bulduğumda, Selçuk’u tek tek kedileri çizerken görüyorum. Selçuk olmasaydı bu kadar kediyi kim çizecekti!? Üstelik kimse de onun gibi çizemezdi. Onunkedileri hep birbirinden farklı, genetik olarak. Belki de şu meşhur kopyalama işine en uzak canlı kedidir. “Neredeyse insanın bütün ruh hâllerini bir kedide gözlemek mümkün.”, diyor Sabah Gazetesi’nin kitap ekindeki söyleşisinde. Eğer kedi çiziyorsan, hayatın esrarını biraz da olsa içine çekmişsin demektir. Eğer kedi sana çizdiriyorsa, aklın başında değildir.

2007’de Milliyet Gazetesi için yapılan bir söyleşisinde, “Kedinin kendisinden çok, bana yolladığı sıcak duygu daha önemli.”, diyor. Çok doğru. Herkes kedilere bakar, bazıları onları çizer. Selçuk’un masalsı kedilerini ne kadar yazsan bir yanları eksik kalır. Selçuk’un miyavları, onun mührü gibidir. Alamet­i farikasıdır. 10 metre öteden anlaşılırlar. Selçuk bana göre kedi çize çize sonunda kedileşmiştir. Aramızda kalsın, kedileri benim kitaplığımda geziyor. Sanılanın aksine uzun zamandır kedisiz yaşıyor Selçuk. Son kedisi Kalamiti için, “Kendini karım zanneden müthiş kıskanç bir kedi idi. Üçüncü kez çatıdan düşüp öldüğünden beri başka bir kedi istemedim.”, diyor. Sokağımızda beslediğim kedilerden biri Kalamiti’ye çok benzediği için ona aynı adı vermiştim. Pisi pisi diye çağırınca geliyordu hemen. Arkasından da sevgilisi bitiveriyordu. Sırf sevgilisini bana göstermek için geliyordu aslında Kalamiti. 6. kattan pisi pisi diye sesleniyorum. Hemen gelip, kuyruğunu altına alıp, yukarı doğru bakıyor. Boynu tutulana kadar bakıyor sonra. Sevgilisi daha temkinli, hem yaklaşmak istiyor hem kaçmak. O pek bana bakmıyor, Kalamiti dönüverirse göz göze gelebilsinler diye. Kedilerdeki bu göz teması beni çıldırtacak. Su koyuverdi bir gün Kalamiti. Tabanları yağladı ve bir daha da gelmedi. Gerçek Kalamiti’nin Ankara şubesi de böylece kapandı.

Kedi Vaziyeti Almak

“Komik olmaktan değil, gülünç olmaktan ödüm patlar.”, diyen bir mizahçı Selçuk. O kadar özgün ki desenlerinin altına imzasını atmasına gerek yok. Gülünç olacağını da hiç sanmam. Ama ben bunu göze alarak şunu söyleyeyim. “Acı acıyı su sancıyı” derler, ben biraz değiştirerek, “Acı acıyı kedi sancıyı” demek istiyorum. Şaka değil, Selçuk’un kedileri zaman geldi ‘sancı’mı unutturdu bana. Kedilerinden birer lokmalık drajeler yapılsa ve piyasaya sürülse ilaç niyetine, ne iyi olur. Beyin kimyasıyla oynayıp bizi gülümsetirlerdi kesinlikle. Kedide ne var da bizi bu kadar çekiyor? Dört ayaklılarda gelinen son nokta olmasından mı? Yoksa ne kral ne padişah ne kraliçe takmamasından mı? İnsanlar onun gözünde acımasızca aynıdır. Bu da onlara kâfi derecede karizma katar. Kedileri anlamak için onların karşısında kedi vaziyeti almak lâzım gelir. Bir insan olarak onu kavrayamayız. Selçuk, kedi vaziyeti almış bir çizerdir. Kediler ona sokuluyor, o da kedileri bize daha yakın ve sevimli kılıyor. Bunları Selçuk mu çizdi, kediler mi çizdirdi orasını kim bilebilir? Kedi dokuz canı olduğunu da bilir. Hovardaca harcadığı 8 canından sonra kendini Selçuk’a çizdirerek, ölümsüz olmayı da bilir. Selçuk da, ‘kedilerin dokuzuncu canı’ payesini alır böylece. Kedi evrensel bir dildir. O kadar ki gerçek kedilerden alınmıştır diye abartabilirim. Onlar başka bir gerçeklikte yaşarlar. Selçuk da kendi gerçeğinde kedilerin başını bekliyor. O evrensel duygudaşlığı bilerek. Bizi kedisiz bırakmadığı için kendisine sonsuz teşekkürler. Bu durumda şu göndermeyi de yapmalıyım bitirmeden. Tanıdığım has kedi sever yazarlarımızdan Bilge Karasu’yu selamlayarak; “Ne kedisiz, Ne Selçuksuz…” diyorum. Ankaralı kedilerden ustasına selam olsun.

Tarhan Gürhan (=;;=)

tarhang@gmail.com

İlk yorum yapan siz olun

cevaplayın

Posta adresiniz yayınlanmayacak


*