Ayla Kutlu’nun Kedisi Olmak…

Bir yazarın kedisi olmak…. Üstelik Türk edebiyatının duayelerinden birinin kedisi! Kedi merakımızla düştük yollara, Türk edebiyatının usta kalemi Ayla Kutlu’nun konuğu olduk bu sayıda…

Kaçış, Bir Göçmen Kuştu O, Emir Bey’in Kızları, Sen de Gitme Triyandifilis, Hoşçakal Umut, Kadın Destanı…. Türk edebiyatının duayelerinden biri Ayla Kutlu. Güçlü kalemi, gözlemleri, yaşamıyla hem biz yetişkinlerin hem de çocukların hayatında önemli yer tutan büyük edebiyatçı. Ama biz onunla kedici merakımızla kedilerden konuştuk….

 

 

 

 

 

 

 

 

Ayla Kutlu’nun hayatına kediler ilk ne zaman konuk oldular? Bize çocukluğunuzun kedilerinden bahseder misiniz?

Ayla Kutlu: Benim babam öğretmendi ve eğitimin herhalde Türkiye’dekinden çok daha farklı yapılması gerektiğine  inanan biriydi. Çocukların hayvanlarla büyümesi gerektiğini söylerdi her zaman… Bizim ilk hayvanımız bir kaplumbağaydı. Antakya’dayız, babam birgün yolda bulmuş. İkinci Dünya Savaşı yılları…. Abim 7 yaşında ben 5 yaşındayım bir de benden küçük bir erkek kardeşim vardı o da 3,5 yaşında filandı. Bir kedi yavrusunun eve gelmesi daha akla yakındı ama orjinal bir adamdı herhalde o yüzden bir kaplumbağa ile geldi. Bizi topladı yanına ve dedi ki “çocuklar bunun adı İrfan Bey. Bir kaplumbağa uzun yaşar çok düşünür, doğaya hiçbir zarar vermez. Küçücük bir gıda ihtiyacı vardır onu karşılarsınız ama onun dışında o sizin oyuncağınız değil. İrfan Bey diyorum, çünkü sizin ona saygı göstermenizi istiyorum. “  Biz İrfan Bey’e gerçekten ayrı bir birey gibi çok saygılı davrandık, tabi beslemek istedik zaman zaman gizlice kucağımıza da aldık, gizlice kafasını filan okşamak istedik hatta biraz da zorladık zannederim kafasını çıkarsın falan diye…. ama hep gerçek bir saygı duyduk.

Kedileri sokakta besliyorduk. Ama asıl önemli olan şey şuydu: Kedi köpek pek yoktu bizim sokağımızda Avrupa gibi… Niye biliyor musunuz? Açlık vardı, korkunç bir açlık, karne ile ekmek alınıyor ve hiçbir eve giren ekmek yetmiyordu.

Sonra Antakya’dan İskenderun’a taşındık, bahçeli bir eve geldik. Kediler, köpekler… İrfan Bey burada da bizimle çok mutlu oldu, üç sene daha bizimle kaldı. Sonra yeni ve bahçesiz bir eve taşındığımızda bbam onun artık mutsuzolduğunu bahçeli biryerlere bırakmamızın doğru olacağını söyledi ve bize üç renkli “Cingöz” ü getirdi. Cingöz çocukların kendilerine göre çok sevdikleri bir kedi adıdır, kurnazlığı, zekayı ifade eder. Cingöz aşağı Cingöz yukarı o arada bir kardeşim daha oldu. Biz 4 kardeş o Cingöz’ü hiç paylaşamadık. Cingöz’den Allah razı olsun yılda iki defa doğurmaya başladı, her seferinde 4-5 tane yavru doğurdu. Hiçbiri de bizim için sorun değildi. Yani isteyen olursa annem veriyordu onları ama verilmeyenler de bizim evin çocukları oluyordu. Bizim sürekli kedilerimiz oldu.

Cingöz’ün yanına babam gri beyaz bir tekir kedi bulmuş getirdi. Çok uzun tüyleri vardı. Sanırım böyle cins te bir kediydi. Çünkü o kadar vakur, o kadar kendini beğenmiş ve gururluydu ki yani Mısır firavunlarının tanrılarından birisi gibi… Yani öyle bir duruşu vardı ki biz çocukları beğenmiyor gibi bizim evi beğenmiyor gibi…. Babam adını “Vişinski” koydu. Vişinski, o tarihlerde yani 1947-48 yıllarında Sovyet Rusya’nın kendini beğenmiş bir dışişleri bakanı varmış o idi. Biz arasıra Vişinski’yi okşadığımızda bize izin verdiği için pek bir onur duyardık. Mahallenin çocukları filan da onu okşamak istediklerinde kovalardık.  Sonra Vişinski ortadan yok oldu.

O sıralarda Amerikalılar Türkiye’yi ziyaret etmeye başladılar. Gazetecileri falan da gemilerine çağırıyorlar. Kokteyl parti dedikleri partiler veriyorlar. Babam da hep böyle ağzı tahtakurusu kokularıyla geliyor, alkol kokusu tahtakurusu gibi geliyor… Bir gece vaktiydi epeyce geç bir saat, paltosunun cebinden şöyle yuvarlakça birşey çıkardı, bir köpek yavrusu, aslında tazıymış meğerse cinsi, bebek, bunun adı Viski olsun, dedi; çünkü viski rengindeydi.

Babam avcıydı, birgün dört tane keklik bulmuş eve getirdi. Evin içinde keklikler dolaşmaya başladı. Evde şöyle bir düzen oluştu: keklikler hiç kimseden korkmuyor, çünkü babam onları serbest bırakıyor. Viski Vişinski’den korkuyor. Vişinski kekliklerden korkuyor, fakat en büyük korkuyu küçük olan kardeşim yaşıyor çünkü  bacakları küçücük olduğundan hızlı yürüyemiyor,  keklikler onun bacaklarını ‘hart’ diye ısırmaya bayılıyorlar. Çok eğlenceli sirk gibi bir yerdi bizim evimiz….

 

 

 

 

 

 

Ve Ayla Kutlu büyüdü…. O zaman kedilerle ilgili durum nasıl oldu?

A.K.: Evlendiğim zaman evde pek kedi köpek beslemeyi düşünmedim. Oğlum doğdu. Her köpeğe sarkıyor her kediye sarkıyor sokaktaki, onları kovalıyor, konuşuyor… Birgün bana “hiç bilmediğim, hiç duymadığım çok uzun bir masal anlat…” dedi. Ben de ona Akıllı Çocukla Yaramaz Kedi “ masalını anlattım. O kedinin huysuzluğu, sokakta arkadaşı olan çocuktan birşeyler istemesi , kendisine sunulan şeylere kabaca “ben bunu istemem ben bunu yemem” demesine filan çok üzülen bir çocuk bu oğlan çocuğu… neyse kediyi alıp eve getiyor çocuk, annesi kediye süt veriyor, oğluna sevdiği yemeklerden veriyor, ikisi de yedikten sonra uyuyorlar ve kedi gelip diyor ki “bir daha yapmayacağım. “ Bu masaldan sonra kediler oğlumun hayatında çok ciddi anlam taşımaya başladı. Evimize bir kedi aldık. Adını da “Kontes” koyduk. Anne- oğul kediyi sevdik, önüne süt verdik… Sonra evin babası geldi “atın bu kediyi dışarı“ oğlum ağlıyor ben ağlıyorum filan sonuçta atıldı kedi. Ondan sonra biz sokakarda kedi sever olduk.

“Benim sevgim çok vefalı bir sevgidir”

Sonra ben eşimden ayrıldığımda ilk işim kedi almak oldu. “Uğur” koyduk sevmedi adını biz de “Kedi” diye değiştirdik. Ev değiştirdiğimizde sokağa gitti… Benim sevgim çok vefalı bir sevgidir. Benden bir insan tokat yemez, sert söz duymaz, kendisi giderse gider… Yeni eve taşındığımızda çocuklara tembih etmiştim: Kedimi yeni eve getirene bir coca cola… Çocuklar coca cola için Kediyi tutup tutup getirirlerdi, hayvan artık istemiyordu galiba …

Meliha Yılmaz adını bilir misiniz? Meliha Yılmaz bir veterinerdi. Benim “Merhaba Sevgi” adlı kitabım Meliha Yılmaz’ın yaşam hikayesidir. Ona “ben kedi istiyorum” dedim. Size çok aklıllı çok hoş bir siyah beyaz bir kedi vereceğim, dedi. Bir getirdi kapkara bir kedi. “Yahu bunun neresi siyahbeyaz Meliha hanım? “ diye sorunca da “Şurasında beyaz var ya” diye cevap verdi. Yeni kedi evi dolaştı alıştı. Sahibi biraz ilgilendiğinde ben pis bir kedi olacağına inanmıyorum. Aile tembellik yapmazsa kedi terbiyeyi alan bir hayvan. Meliha hanımdayken adı “Karaşın”mış. Oğlum o yıllarda  müziğe çok meraklı işte bunun adı “Amadeus Karayan” olsun dedi… Biz “Amadeus” diyoruz hayvan öteki tarafa gidiyor, “Amadeus gel mama” diyoruz aptal aptal bakıyor. Allah Allah bu kedi nasıl filan derken  beş altı gün sonra ben birdenbire ayıldım, bu hayvan Türkoğlu Türk üstelik sokak kedisi Amadeus’tan ne anlar. Ona “Abbas” diye seslendim “mauuuu” diye cevap verdi. Amadeus Abbas kaldı. Abbas çok özel bir kediydi. Son derece zeki ve son derece güçlüydü. İnsanlara biraz uzak dururdu, çok iyi kapı açardı. Birgün ormana yürüyüşe gidip döndüm, bir baktım Abbas kapının önünde. “Aaaa oğlum kapıyı kapatmamış mıyım” dedim beraber içeri girdik. Ertesi gün yine merdiven başında beni bekliyor. Bu defa kapıyı kapattığımdan eminim, anladım ki kapıyı açıyormuş…

Abbas yedibuçuk yaşında rahatsızlandı.. bir tür kedi rahatsızlığı. Çok ağırlaştı. Gelir göğsüme yatardı… Son günlerinde karanlığı tercih etmeye başladı. Ve bir veterinerle konuştuk, umut kalmadığında acı çekmeye başlayınca veterinere götürdük ve Abbas uyutuldu… Aldık getirdik buraya, çok yağmurlu bir gündü, çok sevdiği bir mavi hırkam vardı. Ona sardık. Hala mezarına giderim ve her gittiğimde,Haydi Abbas vakit tamam; / Akşam diyordun işte oldu akşam. / Kur bakalım çilingir soframızı;/ dinsin artık bu kalp ağrısı./ Şu ağacın gölgesinde olsun;/ Tam kenarında havuzun. / Aya haber sal çıksın bu gece; / Görünsün şöyle gönlümce. / Bas kırbacı sihirli seccadeye, / Göster hükmettiğini mesafeye. / Ve zamana. / Katıp tozu dumana, / Var git, / Böyle ferman etti Cahit, / Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan; / Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan./(Cahit Sıtkı Tarancı)Diye, hep ona okurdum….

Kadın Destanı romanımı yazarken Abbas hep  yanımdaydı. O zamanlar dakitlo ile yazıyordum. Ben yazarken Abbas gelir saatlerce yanımda otururdu. Ne zaman ki yorulduğuma ya da kendisinin sıkıldığına karar verir, gelir daktilomun üstüne yatardı… Kadın Destanı’nı Abbas’a ithaf ettim. İnsan değilmiş olsun. Abbas’ı hala unutamadım…Sonra arkadaşlar çok ısrar ettiler. Bunun kolay birşey olduğunu zannediyorlar yani kedi öldü hadi yerine yenisini al! Annenizin, kardeşinizin, eşinizin yerine yenisini koymak gibi birşey bu! Sonra bir arkadaşım bana gribeyaz , çok güzel bir yavru getirdi. 40 günlüktü. Koca koca elleri ayakları vardı. Onu biraz büyüttüm adını da “Maydanoz” koyduk. İki nedeni vardı: Birincisi benim acılarıma hakikaten iyi geldi. Maydanoz çok şifalıdır… İkincisi o kadar meraklı  o kadar herşeye maydanozdu ki… Maydanoz 7 aylıkken kız peşinde gitti. Üç ay hayatımın tek işi “Maydanoz”u aramak oldu. Bir daha kedi almamaya karar verdim. Çok acı çekiyordum. Aradan bir zaman geçti… Oğlum da evlenecekti, anne yalnız kalacaksın filan. “Yok asla kedi almam artık” dedim. Abbas’ı uyutan veteriner birgün oğlumu görmüş yolda demiş ki “bir tane tekir kedi var, çok güzel, çok zeki bir kedi, bu kedinin başına çok büyük felaketler filan da gelmiş, işte bana uyut diye getirdiler, onu Ayla Abla eğer alırsa bir yıllık mamasıyla bir tane de çok şık Avrupa kedi çantası vereceğim. “ Ben çok sinirlendim tabi… “İstemem ben işte rüşvet almam hayatta almadım, O kim oluyormuş da benim kedime mama veriyormuş falan filan” diye diye sabaha kadar hayvanı düşündüm durdum. Sabaha kadar uyumadım, sabah açtım telefonu dedim “senden rüşvet filan istemiyorum ama bu hayvanı  bana getir” demez mi “ben zaten biliyordum senin alacağını” Çıktı geldi, çirkin birşey. Burnu böyle eğri, suratsız; tekir kedi hiç sevmem, bunu da hiç sevmedim.  “Bu ne Allah aşıkna hiç utanmıyor musun?” filan diye epey kızdım. Hayvana mama vereceğim “pisi pisi” diyorum “maaa maaaa” diye geri çekiliyor filan… Hayvanın burnu kırılmış, sonradan biriz kilo alınca adam oldu. Kafasında yaralar,  kabuklar filan… Üç dört ay sürdü o kabukları temizlemem. İnsana yaklaşamıyor. Bunu bir arabanın kaportasında bir Amerikan çavuşun ailesi bulmuş yavruyken. Çok sevmişler, iki de çocukları varmış bu ailenin. İşte biraz büyüdükten sonra tırnaklarıyla koltukları çiziyor, halıları yolmasın filan diye tırnaklarını söktürmüşler. Ondan sonra ameliyat ettirmişler. Sonra çok büyümesin çok yemesin diye bağarsağını da kestirmişler, işte birbuçuk iki yaşında. “Biz Amerika’ya dönüyoruz, bunun tırnaklarını da çektirdik, sokağa bırakırsak yaşayamaz. Sen bunu uyut” diye getirmişler veterinere o da demiş ki “ben katil değilim, biz burada katillik yapmıyoruz ama siz bırakın bu kediyi, ben sahip bulabilirim. Seni düşündüm abla” Bir adı vardı hayvancığın ama ben sormadım… ben İğde’ye benzettim. Onun bir düşünceliliği vardır, bir zerafeti, zekidir…. inanılmazdır. Ben bunun kadar çok laf anlayan, bunun kadar laf sokan kedi görmedim… Hadi yatalım, kumumu temizle, suyumu değiştir. Tabi şimdi çok üzülüyorum, hasta çünkü İğde… 15 günde bir veterinere gidiyoruz, Ayla Hanım gittiği kadar gidecek dedi. İğde 19 yaşında! İhaneti olmayan bir sevgi kedi sevgisi. Ben okşanmanın güzel olduğunu biliyordum okşamanın güzelliğini kedilerle öğrendim….

Ayla Kutlu bir kedi olsaydı… Nasıl bir kedi olurdu?

A.K.: Ben kedi olsaydım nasıl bir kedi olurdum? Ben kedi olsaydım, ben kediyim bir defa! Yani aklınıza gelen ne varsa örneğin; beni sevmeniz için benim size izin vermem lazım, benim canım ne zaman isterse o zaman sevebilirsiniz, ne zaman istersem o zaman uyurum, ne zaman istersem o zaman uyanırım. Sonra eve girmeme, çıkmama karışılmasından nefret ederim… Ayrı yatmak isterim, böyle birilerinin ayak ucunda ortasında filan yatmak istemem. Bana ait mutlaka bir yer olması lazım. Sahibimin istediği gibi süslü püslü bir yer olmayacak, benim isteğime, benim alışkanlıklarıma uygun birşey olacak. Kapalı bana ait bir yerimin olmasını isterim, gezmekten çok hoşlanmam, tipik bir ev kedisiyim… Evde çok fazla insan olmasından hoşlanmam, kucaktan kucağa gezmek, okşanmak, çekiştirilmek, ensemden tutulmak, bir yerlere taşınmak, hayır hiç böyle şeyleri istemem… Sevgimi söylemek zorunda bırakılmaktan hiç hoşlanmam, hareketlerimle belli etmeyi isterim. Gerçekten sevmişsem zaten sonuna kadar severim. Benim için değerli olan bir insanın canını yakmak istemem. Öyle bir kediyim işte! Herhangi bir kedi…

Çok teşekkür ediyoruz.

Röportaj: Yeşim Özcan Fotoğraflar: Murat Solakoğlu

İlk yorum yapan siz olun

cevaplayın

Posta adresiniz yayınlanmayacak


*