Tuvallerin Kedisi

I. Istırapla Gülmek

Fatih Tuğrul Urunç yakın arkadaşımdı, yıllarca aynı şişeden içtik. 6 Ağustos 2012 tarihinde, erkenden ve hızla aramızdan uzaklaştı. Hep sevdiklerimin arkasından yazmak bana düşüyor. Yaşlanıyorum galiba, derim kalınlaşıyor ama, kalbimin zarı gittikçe inceliyor.

Kiminin arkasında yazmak kolaydır, Fatih Urunç’un arkasından yazmak zor. Az buz adam değildi. Rakıyı, büyük bir tutkuyla, intihar edercesine içti tanıdığım ilk günden beri. Okula ilk geldiğim sene tanışmıştık. 1988’de… O gün geri sayım başlamış da ben fark etmemişim.Sade, güzel bir törenle isteği üzerine, annesinin yanına defnedildi. Mezarlıktaki kuşlar, uçup gitmekle konup ölmek arasındaydılar sanki. Cenaze törenine yaklaşık 50-55 kişi katıldı. Gelenlerin çoğu ressam, galerici, çerçeveci ve sevenleriydi. İletişim Fakültesi’den iki çelenk geldi, başkaca çiçek yoktu. Zaten çiçeğin lüzumu da yoktu. Aramızda olsa, “Çiçek yerine rakı alsaydınız!” derdi. İşte kısaca Fatih bu dünyayı son kez böyle selamladı, gitti. Sevdiği istediği şeyler konusunda çok ısrarcıydı, ama hiç sızlandığını duymadım. Alkolün vücuduna yaptıklarından bahsetmedi bile, suçlamadı  şişeleri. Toprağa verdikten sonra, “Fatih son kokteylini yaptı” dedi, eski arkadaşı, kahırdaşı Kadir. Evet sert içki severdi, ama bize soft bir kokteyl bıraktı.Mezarlıktan dönüşte, uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım; mizah dergisi aldım! İçimden gülmekle ağlamak aynı anda geçiyordu. Herkes olimpiyatlarda altına koşarken ve espriler genellikle bu konu etrafındayken, o kendi karanlığına koştu.

 

 

 

 

 

 

Annem hep korkardı, “Ne olacak bu çocuğun hali!? Bir sigortası bile yok!” Hepimizin hali kendi sonunu hazırlıyor, yok başka seçenek.Aslında tekten seçiyoruz, çoktan seçecek bir yaşamımız yok. Ölüm mecburi istikamet ama, Fatih çok çabuk girdi o yola.“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/ Hiçbir yere gitmiyor” diyor Edip Cansever. Tıpkı Fatih’in çocukluğu gibi.Bütün hayatını, çok güçlü bir yaşam enerjisiyle çocukluğunda geçirdi. Çocuk kalmadı, hiç büyümemeyi seçti. İnsan doğar, büyür, ses çıkarır ve sessizleşir. Her geçen zaman, yaşanan zaman demek değildir. Fatih zamanı, yaşayarak ve çizerek geçirdi. Belki teselli ama buna ihtiyacım var, en azından istemediği şeyleri yaparak tüketmedi hayatını.Sanat yapabilmek için özellikle toplumsal kaygılardan, baskılardan kurtulmak, olmuyorsa uzaklaşmak lazım. Bunlardan sıyrılmıştı, ama öldükten sonra ne yapsan boş, yaşarken ödüllendireceksin bir sanatçıyı. Fatih de hak ettiği ilgiyi göremeden göçenlerden oldu ne yazık ki.Eve döndüm. Televizyonu ne zaman açsam pişman olurum. Yine öyle oldu. Suriye’de bombalanan şehirlere bakıyorum, insanlar kaçışıyor, ağaçlar kaçamıyor şehirden. Haberin gün nasıl olduysa onun içinde kalmış. Mama vermek için gelmiştim. Ara tara yok. Sanırım sesimi duymuş olacak ki miyavlamaya başladı. Bir türlü bulamadım, sonra anladım ki sandık miyavlıyor. Kedilere dilsiz diyenler cahildir.Kediler size anne babanızın gösterdiği sevgiyi göstermezler, fakat başka kimsenin veremeyeceği bir sevgiyi sunarlar. Sadaka almazlar ya da nazikçe geri çevirirler. Seviyorlarsa kendiliğinden sevmişlerdir. Bir sabah beni yalayarak uyandırmıştı. Kedi dili neymiş o sabah öğrendim. İnsan dil çıkardığında ayıplanıyor hâlâ bazı kültürlerde. Oysa kedi seni sevdiğini göstermek için yalıyor. Herkese de yapmıyor aynı şeyi. Seçiyor. Kedilerin genlerinde var seçicilik. Sanatçıların da…Kediler iki patilerini de iyi kullanırlar. Fatih’se, solakların en solağıydı. Onları hep sol eliyle çizdi. Musti hayatı boyunca bir ressamın üretimine tanık oldu. Fatih çok “hızlı” çalışırdı, Musti de kendisine bir yer seçer ordan izlerdi olanı biteni. Bazen katkıda bile bulunurdu. Fatih o kadar büyük bir manik enerjiyle resimler yaptı ki abarbirinde minicik bir kedi gördüm ya da bana öyle geldi. Kediler kaçabiliyor neyse ki dedim içimden.Zor adamdı rahmetli, zorluklarını da en yakınındakilere gösterirdi. Aslında yumuşacık kalpli, zararsız bir insandı. Öyle çok ressam tanımadım, saysam onu geçmez. Aralarında “en kedici” olan Fatih’ti. Şimdi onu ve Musti’sini miyavlayacağım size…

II. Algıda Kedicilik

Fatih’ten geriye, elbette sadece bunlar kalmadı. Bence en çok Musti kaldı. Kediler birlikte yaşadıkları insanlara benzerler, onlar da benzeşiyorlardı. Bakalım ben benzetebilecek miyim?Tam bir tekir yakışıklısıydı, Fatih’e annesinden yadigar. Nilgün Sokak’tan Meneviş’e taşınınca, Musti de hayatının ikinci evine, yuvasına taşınmış oldu. Çabuk alıştı. Evi en iyi bilen oydu. Küçücük, bir oda bir salon evde öyle yerlere saklanırdı ki bulamazdınız. Fatih’i resim yaparken en çok Musti izledi. Ressam, resim ve izleyen… İçerdeki tiner, boya ve sigara kokularıyla kafayı bulurdu. Bu ülkede, hatta bu dünyada, sanata, resme bu kadar yakın kedi azdır. Ressamlar genellikle işlerini bitirmeden pek kimselere gösterme taraftarı değildirler. Fakat Musti bu gizi, bu müstehcen hali aşmış ender şanslı kedilerdendir. Tabloların hemen her haline tanık olmuştur. Musti’nin atölye kedisi oluşu, resimlerle başbaşalığı, hep özel bir durummuş gibi geldi bana. Resim sanatının kedisi… Üç boyutlu Musti, iki boyutlu oluveriyordu tuvalde. İki boyutlu resme bakıyor, kendi resminin önünden, üstünden defalarca geçiyor ve Fatih’teki Musti’ye bakıyordu.Bazen, filozof olan kedilerdendi. Yogacı, ermiş kedilerden. Bazen de sizi kapıda karşılarmış gibi yapıp, oracıkta bırakır, kaçardı. Sanki “Benim nöbetim doldu, sıra seninkinde” der gibi. Zamanla onu kaçırmadan, Meneviş’teki atölyenin kapısını açıp kapamayı öğrendim.

Sokak kapısından kaçınca, karşıdaki merdiven altında bir kuytuya saklanırdı. Çıkaramazdınız. Ben de merdiven başında bekler, yukarı çıkmasını engellerdim. Kaçamayacağını anlayınca, arkasına bakarak tıpış tıpış atölyeye girerdi. Kediler yenilgiyi kabul etmezler, sadece strateji değiştirirler. Siz de onu dize getirdim sanırsınız. En kısa zamanda aynı firarı bir kez daha denerler.Atölyeye gelenlerle tanışır ve hemen kararını, puanını verirdi Musti. Bir daha da o ilk izlenim hiç değişmezdi. İlkeliydi. Çok “cool bir kedi”ydi, gelenlere yüz vermezdi. Sadece kedidir kedi, asla başka bir şey olmaz.  Musti de aynen öyleydi. Fazla teması da sevmezdi, dokunmaya kalkan olursa hemen kaçardı. Kaçarken de ıslak tuvallere patilerini basardı. Böylece dünyanın en orijinal imzası ya da mührü bir “dokunma bana”nın eseri oluverirdi.

Kediler insana, insanlarla yaşayamayacağınız deneyimler yaşatır. Salonun ortasında bir koca sandık vardı, bir gün nasıl olduysa onun içinde kalmış. Mama vermek için gelmiştim. Ara tara yok. Sanırım sesimi duymuş olacak ki miyavlamaya başladı. Bir türlü bulamadım, sonra anladım ki sandık miyavlıyor. Kedilere dilsiz diyenler cahildir.Kediler size anne babanızın gösterdiği sevgiyi göstermezler, fakat başka kimsenin veremeyeceği bir sevgiyi sunarlar. Sadaka almazlar ya da nazikçe geri çevirirler. Seviyorlarsa kendiliğinden sevmişlerdir. Bir sabah beni yalayarak uyandırmıştı. Kedi dili neymiş o sabah öğrendim. İnsan dil çıkardığında ayıplanıyor hâlâ bazı kültürlerde. Oysa kedi seni sevdiğini göstermek için yalıyor. Herkese de yapmıyor aynı şeyi. Seçiyor. Kedilerin genlerinde var seçicilik. Sanatçıların da…

Kediler iki patilerini de iyi kullanırlar. Fatih’se, solakların en solağıydı. Onları hep sol eliyle çizdi. Musti hayatı boyunca bir ressamın üretimine tanık oldu. Fatih çok “hızlı” çalışırdı, Musti de kendisine bir yer seçer ordan izlerdi olanı biteni. Bazen katkıda bile bulunurdu. Fatih o kadar büyük bir manik enerjiyle resimler yaptı ki abartısız yüzlerce Musti çizmiştir diyebilirim. Musti de bir çırağa yakışır biçimde davrandı. Resimlere sürtündü, üzerlerine yattı, işedi, küllük devirdi, boya döktü, boya tüplerini dişledi… Dişleri rengarenk olurdu bazen. Sonra da bütün günü yalanarak geçirirdi.

Kediler size neler yaptırabileceklerini çok iyi bilirler. Buzdolabında bazen rakı, bira, genellikle mama olurdu. Ben gelince hemen buzdolabının önüne gelir ve miyavlardı. Bazen duymuyor numarası yapar, salona geçerdim. Yanıma gelir beni buzdolabına götürene kadar dil dökerdi. Sonra da mıntıka yapıp, boş mama tenekelerini çöp poşetine toplarken, tip tip bakardı bana. “Acaba mamalarını mı yürütüyordum?” diye.  Pencere önü kedisi olmuştu bir ara. Sokaktaki gürültüde onu da içine çeken bir şeyler vardı. Kediler eve hangi duyguyla dönerseniz dönün, sizi anladığını hissettiren bakışlarla bakarlar. Eğer neşeli gelmişsen kalkar gelir yanına, ilgilenir seninle. Yok berbat geldiysen, ne yapacağın pek belli olmadığı için, ya hiç kıpırdamaz yerinden, sanki görülmüyormuş gibi yapar, ya da arazi olur anında.

Tekrar olacak ama, en çok tekrar eden atmosfer tanımı buydu ne yazık ki. Sigara dumanı, tiner, yağlı boya kokusu, alkol kokusu içinde Musti de çakırkeyf bakardı suratımıza. Bazı resimlerin üzerine işediğine şahidiz. Sonra da patileriyle üstünü örtmeye çalışırdı. Tuval üstüne karışık teknik!? At sahibine göre kişner derler, kediler de öyle midir?..Kedilerin görünme durumu çok acayiptir. Kendilerini görünmez sanırlar ve siz onları gördüğünüzde çok şaşırırlar. İşte Musti de bu oyunu çok severdi. Dalmışken onu gördüğünüzü görürse kalkar, hızla esner ve kaçardı. Ara sıra da kafasını çevirerek arkasından gelip gelmediğinizi kontrol ederdi. Atölyesine çok bağlıydı ve bizim gibi “yabancı”lar onun özel alanına giriyordu. Bu durum kabul edilebilir değildi.

“İnsan bir bakıştır” diyor Yalçın Küçük, Aforizmalar’ında, bence kedi de öyle. İşte o bakışlardan ilk aklıma geliverenler: Ciğerlerine tiner çeken bir kedi bakışı, resim fırçalarını futbol topu gibi süren bir kedi bakışı, bitmiş yaş mama kaplarına kafasını sokup, tenekeyi futbolcu gibi süren bir kedi bakışı (Bunu bazen oyun için, bazen açlıktan yapardı.), palet gibi olmuş parkenin üzerinde sere serpe uzanan bir kedi bakışı, bazen de “bakışsız bir kedi kara”… Bu hallerin hepsinin toplamından fazlaydı elbette Musti.

Parkesi rengarenk olmuş salonda geçerdi tüm bu anlattıklarım. Fatih şövale kullanmazdı, genelde yerde yapardı resimlerini, dizlerinin üstünde. Musti de epey uyumuştur o tuval bezlerinde. Bazen nasıl yapıyorsa bezlerin altına girer ve muzipçe bize bakıp, kuyruğunu oynatarak ona gülmemizi isterdi sanki. Resim yaşsa eğer, dünyanın en renkli tekiri oluverirdi size. Birlikte uyudukları çok olmuştur, mutlu mesut, hırıl hırıl… Fatih o kadar çok sigara içerdi ki göğsünde kedi varmış gibi hırıldardı zaten.Musti’den sonra başka kedisi olmadı. Fatih onun üstüne gül koklamadı. Musti de tuvallerinde saklı kaldı. Çizdiği başka kedilerde bile hep biraz Musti vardı. Bu sayfalarda gördükleriniz, bildiğiniz kedilere pek de benzemeyen özgün kediler, hepsi “Musti’nin Paltosu”ndan çıkmadır.

III. Kedi Payı

Fatih kısacık hayatını tuvallerle boğuşarak geçirdi. Musti’nin yazgısı da ressam kedisi olmakmış. Atölyede kim bilir bu yazıya girmeyen neler oldu? Ressam, tuvalinden nerelere gidiyordu acaba? “Keşke bir kedi kadar gizemli yazabilseydim.” diyor E. A. Poe. Ben de katılıyorum Poe’ya, keşke Musti’nin gözünden yazabilseydim.Geceler kedilere aittir. Gündüz düşlerimde işitmiş olduğum bir şarkıdan parçalar kalmış sanki aklımın bir köşesinde. Şöyle diyor kısaca; Evet, Fatih öldü, ama bitmedi, bitebilemez…

Tarhan gürhan

İlk yorum yapan siz olun

cevaplayın

Posta adresiniz yayınlanmayacak


*