Datça’da Yaz Güzeldir

 

 

 

 

 

 

Datça’nın ismini ilk bizim fotoğrafçının annesine gittiğimizde orada duymuştum. Hatta duymakla da kalmayıp Datça’yı ilk orada görmüştüm. Evin erkek kedisi Efe’nin Datça’sını… Kafanız karıştı sanırım, durun en başından başlayım.Turuncu saçlı kadın, fotoğrafçı adam ve ben her hafta Efe ve Mamuşlara yemeğe gideriz. Efe ve Mamuş fotoğrafçı adamın annesinin siyamları.  Orada yemek yemek hepimiz için inanılmaz keyfili olur. Bugüne kadar yediğim en lezzetli balıkları, mamaları hep orada yemişimdir. Hem orada balkona çıkmak da serbest! Bu ziyaretlerde duydum ilk Datça’yı… Bizim Efe koridordaki ayakkabı dolabının önüne gidip uzun uzun mauularken mutfaktan bir ses “Datça’ya mı gidecek benim oğlum” derdi… Sonra ayakkabı dolabının kapağı aralanır ve Efe Amca o kapıdan içeri girip kaybolurdu. Ne zaman yemeğe gitsek salonun girişinde saklanıp beklerdim, Efe Amcanın Datça’ya gitmesini… Günlerden birinde eve geldiğimizde turuncu saçlı kadın “bu yaz ben de Datça’ya gitmek istiyorum” dediğinde şaşırdım kaldım. Ne yani şimdi, yazın o güzelim günlerinde hep beraber Efe’nin Datça’sında mı vakit geçirecektik… Bir ayakkabı dolabında!

Aradan günler geçti… Güneş olanca cömertliğiyle yüzünü gösterdi. En sevdiğim mevsim yaz geldi. Turuncu saçlı kadın evde oradan oraya koşturup şarkılar söylemeye başladı. Valizler dolaptan çıkarıldı. Fermuarları tek tek açıldı. Her zaman açılan fermuar sesleriyle valizlerin içine girip yol hazırlığı yapan ben bu defa koltuğun atına saklandım. Hayır, “ben Efe’nin Datça’sına gitmeyeceğim, ben evde kalıp hiç olmazsa cam kenarında bu güzelim güneşin tadını çıkaracağım.” Benim bu buhranlı kedi halime en çok fotoğrafçı adam şaşırdı. Onun makinelerini, objektiflerini çantasına yerleştirmesini bile gönülsüzce izledim. Pofff, bensiz gedemezler miydi? Onca kopardığım yaygara, saklanma, köşe bucak kovalamaca fayda etmedi. Bir sabah erkenden çıktık yola!

Bildik yollardan geçtik, bildik sokaklarda yavaşlayıp her sabah olduğu gibi sokaktaki arkadaşlarıma günün ilk mamalarını verdik. Ama bir dakika bu yol Datça’ya gitmiyor ki! Biz Efe ve Mamuşlara bu yoldan gitmiyoruz ki… Ne oldu nasıl oldu bilemedim, yaşadığım kafa karışıklığıyla içim geçmiş, uykuya dalmışım. Ne kadar uyudum bilmiyorum. Ama gözümü açtığımda bambaşka yerlerde, evden ve en önemlisi Efe’nin Datça’sından çok uzaklarda olduğumuzu hissettim. Kediler hisseder ve yanılmaz! Fotoğrafçı adamın “eskiden bu yollardan Datça’ya gelmek inanılmaz zahmetliydi, bak şimdi ne güzel ne keyifli bir yol olmuş” diyen sesiyle bir anda ne olup bittiğini anladım. Tabi ya orası Efe’nin Datçasıydı… Neden biz onun Datça’sına gidecektik ki… Biz başka bir Datça’ya gidiyorduk. Kimbilir belki de bu tatilden sonra benim olacak Datça’ya!

Kıvrıla kıvrıla dağların arasından, keskin dönemeçlerden, kimi zaman yükselerek, kimi zaman koyları seçecek kadar alçalarak, yeşillikler içinde bir yolculuk yaptık. Yarımadanın başlangıç noktası olarak kabul edilen Bencik’e geldiğimizde karşılaştığımız manzara muhteşemdi: Sırt sırta vermiş Gökova ve Hisarönü Körfezleri’nin ‘ha gayret’ deyip biraz daha birbirlerine sokulsalar birleşiverecekleri yerde, çivit mavisinden laciverde çalan rengiyle, kokusuyla Yarımada adeta bizlere “hoş geldiniz” diyordu.

 

 

 

 

 

Turuncu saçlı kadının anlattığına göre (O da başkalarından duymuş) eskiden balıkçılar balığa çıkmadan önce buradan şöyle bir bakarlarmış, hangi tarafta dalga, rüzgâr yok diye. Ekmek teknelerini sırtlarına aldıkları gibi dalgasız, balığın bol olacağını tahmin ettikleri deniz tarafına giderlermiş. O gün bugündür Bencik Limanı’nın Akdeniz’e bakan tarafına “Balıkaşıran” denilmiş. Antikçağ’da adı ‘Stadia’ olarak geçen Yarımada, daha sonra Knidos adıyla önemli bir Karia kenti olmuş. Gel zaman git zaman sonra Burgaz’daki  (eski) Knidos kentini terk eden halk, adanın en uç noktasında bulunan Tekirburnu’na taşınıp orada yeni bir hayat kurmuş. Antikçağ’da başlayan hikâyesi Lidyalılar, Dorlar Persler, Büyük İskender ve Roma İmparatorluğu dönemlerinde devam eden Yarımada, Selçuklu ve Osmanlı Devleti zamanlarına da tanıklık ederek sırasıyla Knidos, Reşadiye ve Datça ismini almış.

Kızılbük, Hayıtbükü, Palamutbükü, Ovabükü, Akvaryum, Domuzbükü… Burada “bük” denilen birbirinden güzel koylar var. Bu koylara kıvrıla kıvrıla uzayıp giden yollardan, uçsuz bucaksız çam ağaçları, zeytin ağaçları eşliğinde ve Ağustos böceklerine kulak verilerek gidiliyor. En çok turuncu saçlı kadın ve fotoğrafçı bu koyların tadını çıkardılar. Bembeyaz kumlu, irili ufaklı taşlı bu koylarda serinlediler, kitap okudular, mır mır sohbet ettiler, yüzdüler. Benim içinse buralar ayrı bir keyifliydi. Kalabalıktan uzakta bir köşede, badem ağaçlarının altında bulduğum bir hamakta sırtımı ısıtan ama asla yakmayan o güzelim güneşin, temiz havanın tadını çıkardım.

 

 

 

 

 

 

 

 

Tatil, benim için yeni yerler keşfetmek, yeni lezzetler tatmak, kuş ve çekirgeleri ürkütüp kovalamak ve yeni kedilerle tanışmak demek… Datça’da iki denizli antik kent olarak bilinen “Knidos” u görmek, o eski dönemlere ait kalıntıların arasında börtü böcük kovalamak çok eğlenceliydi. Turuncu saçlı kadının kitabından öğrendiğime göre, Knidos, ilk olarak İ.Ö.7. yy.da Datça merkeze yakın bir alanda bulunan Burgaz’da kurulmuş. Daha sonra İ.Ö. 4. yy. da ise kent bugünkü Tekirburnu’na taşınmış. Taşınmanın nedeninin o dönemdeki büyük depremler olduğu düşünülüyor. Antikçağ’da Knidos Halkı’nın en önemli geçim kaynağı deniz ticaretiymiş. Dorlar zamanından beri var olan kente başta amforalarla şarap olmak üzere mal alıp-satmaya, bir limandan diğerine geçerken mola vermeye, ya da gemilerinin ihtiyaçlarını karşılamaya pek çok gelip giden denizci olurmuş. Ayrıca kent, sanatta, bilimde ve sağlık alanında da çok ileri düzeydeymiş. Ünlü matematikçi, filozof ve astronom Eudoksos, Doktor Euryhon, dönemin önemli heykeltıraşları Skopas, Bryaksis ve Zenedotos, dünyanın yedi harikasından biri olan İskenderiye Feneri’nin mimarı Sostratos Knidos’ta yaşamış. Acaba tarihe yön veren bu adamların kedileri var mıydı? Antikçağ kedilerinin günleri nasıl geçiyordu? Mola veren gemilerden birine atlayıp tüm dünyayı gezen bir kedi oldu mu acaba?

Datça’da sabahın erken saatlerinde sahilde, öğretmenevinin hemen önünde bulunan iskelede balıkçı teknelerinin geldiği zamanları hiç kaçırmadım. Bizimkiler burada bulunan kahvede oturup çay kahve içiyorlar… Teknelerin birer ikişer karaya yaklaştığı anlar hepimiz için tam bir şenlik oluyor. Ben diğer kedilerle balık sırasına giriyorum, fotoğrafçı bu anları çekmeye çalışıyor, turuncu saçlı kadınsa kovalara boşaltılan rengârenk balıkların isimlerini sayıyor tek tek… Balıkların ismi kimin umurunda! Tekneleri, adını balıkçılardan duyduğumuz yavru kedi Duman karşılıyor. İpler bağlanıyor, denizden yeni çıkmış balıklar sergiye konuluyor. Duman’ın hakkı hemen atılıyor önüne… Ama Duman ille de kendisi çalıp yiyecek balığını, yüz vermiyor ikram edilenlere… Restoranlara verilecek mercanlar, iskorpitler, barbunlar, bereketliyse deniz, oyun oynamadıysa balıkçılara orta boylusundan bir ahtapot, mürekkep balığı, ayrılıyor bir kenara…

Daracık sokakları, Muhtar Orhan’ın Kahvesi, taş evleri, evlerin etrafına dolanıp boy atmış eflatun, pembe, beyaz begonvilleri, zeytini, kekiği ve yıllara meydan okuyan yaşlılarıyla Eski Datça ayrı bir dünya. Eski Datça’da soluklanmak için mola verdiğimiz kahvede turuncu saçlı kadın bir şiir okumaya başlıyor:

Başka türlü bir şey benim istediğim

Ne ağaca benzer, ne de buluta

Burası gibi değil gideceğim memleket

Denizi ayrı deniz Havası ayrı hava…

Can Yücel – “Başka Türlü Bir Şey”

Büyük şair Can Yücel’in en sevdiği yermiş burası. 1989 yılında Datça’ya yerleşen Can Yücel, bu dünyadan ayrıldığı 1999 yılına kadar Datça’da yaşamış, vefat edince de Eski Datça’ya gömülmüş. Kedileri sever miydi acaba?Akşam olup gün batınca bir bir masalar konuluyor kumsala. Bembeyaz masa örtüleri serilip, yemek için hazırlık yapılmaya başlanıyor. Balığın en alası, rakının buzlusu hem de yanında taze badem… Datça’nın yerel tatlarıyla, bitmeyen sohbetlerle “hadi kahvemizi içip kalkalımla” biten cümlelerle akşamları Datça yine sessiz sakin adeta fısıltıyla geçiriyor vaktini…

Masalara gelen tabaklardan gördüğüm kadarıyla Datça’da hazırlanan pek çok yemeğin, mezenin içine badem konuluyor: Özellikle yoğurtla hazırlanan mezelerin üzerine bir kaşık ezilmiş badem konuluyor. Seçenek çok buralarda isteyene topraktan çıkanı, isteyene denizden tutulanı ikram ediyorlar deniz kenarına kurulan sofralarda! Yarımada’nın bahçelerinde yetişen otlarla, zeytinyağıyla, denizden çıkan taze balıkla, deniz ürünleriyle hazırlanıyor yemekler. Badem, bal her derde deva… Yörede yapılan bir incirli badem tatlısı var ki midelere şenlik! Ama ben en çok, Datça pazarında tezgâh altlarına saklandığım sırada tanıştığım sevgili dostum Tüylü ve Mercan ile yediğim nefis levrek ızgaraları sevdim, bir de kalamarı…

Sokakları, öğle saatlerinde kıvrılıp bir yerlere uyuklamayı, çıtır çıtır ızgarada pişirilmiş, kılçıkları itinayla ayıklanmış taze balığı, kovalamacayı, tatil kedileriyle bakışmayı… Yaz aylarının rehavetini seviyorsanız Datça tam size göre ey mırnavlar!

Datça’da günler hızla geçip gitti, tatil sona erdi. Bencik Limanı’nda başladığımız seyahatimizi yine orada, dönüp arkamızı bir gün batımında iki körfeze pati sallayarak noktalıyoruz…       Korktuğum gibi değilmiş Datça! Benim Datça’m, gezgin kedinin Datça’sı!

Yazı: Yeşim Özcan yesimcim@yahoo.com

Fotoğraflar: Murat Solakoğlu msolaks@yahoo.com

İlk yorum yapan siz olun

cevaplayın

Posta adresiniz yayınlanmayacak


*