Röportaj: Arif Aşçı

Arif Aşçı: Böyle Vahşi Bir Hayvanın İnsana Bu Kadar Yakınlığı Bir Mucizedir.


Gezgin Fotoğraf Sanatçısı Arif Aşçı, İstanbul’un Sokak Kedileri kitabı’ndaki siyah beyaz fotoğraflarıyla, fotoğraf severlerle kedi severleri buluşturuyor.

Hazırlayanlar: Mehmet Kadir, Özden İnal

Anlamıştık aslında neresi olduğunu, ama sokağın adını çıkaramadığımız için, bulamazsak kedilere sorarız diye yola çıktık. Peşinden koşturduğumuz, ama sonradan sırra kadem basan kediyi saymazsak çok da kediye rastlamadık aslında yolda.

Bulamamak da ne demekmiş böyle bir adresi, tek nefeste çıktık Kamondo merdivenlerini ve devamı yokuşu, apartmanın önündeydik artık.

Sadece Kuledibi gibi bir kolay adresiniz var ise insanlar sizi çok kolay bulurlar.

“Adresiniz neydi Arif Bey?” “Camekan Sokak, Kuledibi” demişti ilk konuştuğumuzda.

İşte bu kadar kısa ve kolay ve net. Kulenin tam dibi. Galata Kulesi’nin dibine gelin, arkanızı kuleye verin, gördüğünüz sokağa girip, Emma Goldman’ın bir profilden bir de önden çekilmiş Polis Kaydı fotoğraflarının süslediği sokağın 1 no’lu apartmanının 3. dairesinde fotoğraf dünyasında İstanbul’un Köpeklerini, Kuşlarını ve sonunda Kedilerini eksik etmemiş Arif Aşçı’nın konuğu olun.

1958 Adana doğumlu Aşçı. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde resim eğitimi görmüş. Özgün baskı atölyesinde araştırma görevlisi olarak çalışmış. 1986’dan sonra üç yıl sürecek gezginliğine başlamış. Bütün Asya ülkelerini dolaşmış. 1996-97 yıllarında 18 aylık yürüyüşüyle İpek Yolunu takip ederek Çin’den Türkiye’ye ulaşmış. Bu yolculuk “İpek Yoluyla Son Kervan” adıyla Kaleseramik Kültür Yayınları tarafından yayımlanmış. Yolculuk, dört saatlik bir belgesel olarak yirmiden fazla ülkede gösterilmiş. 2000 yılında siyah-beyaz fotoğraflardan oluşan “Bahtabakan”, yine Kaleseramik Kültür Yayınları’ndan çıkmış. 2003-2007 yılları arasında panoramik formatlı makinesiyle İstanbul’u belgelemeye yönelmiş. “İstanbul Panorama” adıyla yapılan bu projenin fotoğrafları İstanbul Modern Müzesi’nde, Brüksel’de ve Güney Kore’nin başkenti Seul’de sergilenmiş.

İşte böylesi bir fotoğrafçının o adresi o kadar kolay bulunmuşken, ev sahibi ve değerli kız arkadaşı Hyeseung Lee bu kadar misafirperver, üstelik kediler üzerine tez çalışması bile yapmış biriyken, muhabbete çilekli pasta da bulaşmışken, Şubat’ın 5’i Cuma gününün bizim için ne kadar harika geçmiş olduğunu bir düşünün.

Aşçı ve Hyeseung Lee, kedileri Sarı’yı sadece hayatlarında kabul etmiş değiller; kahramanının Sarı olacağı bir de roman yazmayı planları arasına almışlar. Oldukça geliştirmişler de. Ama romanın detaylarını vermeyelim. Gerçekten ilginç bir kurgusu var ve sadece bizim değil, edebiyatseverlerin de eminiz çok ilgisini çekecek. Ancak şunu söylemek çok yerinde olacaktır. Roman kedilerin gözlem ve dürüstlük özellikleri üzerine kurgulanmış ve Aşçı, kedilerin bu önemli iki özelliğini çok iyi yakalamış.

Bize Sam Stall’ın Uygarlığı Değiştiren 100 kedi kitabını da öneriyor kendi kitabın anlattıktan sonra Aşçı:

– Ünlülerin hayatlarında hep bir kedi olduğunu görüyoruz.

– Evet, çoğunda var. İnanılmaz yaratıklar, böyle bir vahşi hayvan, bu kadar insana yakın, bir mucize. Huyumuzu suyumuzu anlıyor, üzüntülü olduğum zaman hissediyor, keyifli olduğum zaman hemen oyun istiyor. Gece 3’te mesela uyanıyor, geliyor, ağlıyor, bakıyor, karanlık, kimse yok, odadan sesleniyorum “Sarı, buradayım!”

– Kaç yaşında?

– Altı falan var galiba, kısırlaştırılmış. İki defa doğurmuş, bir, bir buçuk sene içerisinde. Karşıda bir dükkân var, o dükkânın vitrininde görüyorduk…

– Küs şimdi galiba bize, arkasını döndü.

– Uyuyor, uyuyor.

– Anlıyorlar kendileri hakkında konuştuğumuzu, biliyor musunuz?

– Kesiinnn, kesiiinn, Hyeseung bir gün dolaştı, Beyoğlu’nda mağaza kedilerini çekti. Kore’de mağaza kedileri vardır (piki) , müşteri çekmek, yakalamak için bu kediler kullanılır. Sarı da, onu gördüğümüz dükkânda vitrinde dururdu. İlgi toplar, benzer bir iş yapardı.

Arif Aşçı getirdiğimiz çilekli pastaların servisini yapıp çay hazırlarken Hyeseung de bize kendi kitabından bir fotoğraf gösteriyor: Çocukların giremezken, kedilerin özgürce girebildiği bir Süleymaniye Camii görüntüsü; toplumumuzda bazen görebildiğimiz, kedilere verilen bir öncelik ve yüklenen önem… Hyeseung, Sarı’nın da vitrin kediliği yaptığı dönemden bir fotoğrafa da dikkatimizi çekiyor.

Arif Aşçı’nın kedisi Sarı bir zamanların ‘işçi’ kedisiymiş. Sık sık vitrinde gördükleri Sarı onlara, onlar da Sarı’ya bağlanıyorlar; evlerinin bulunduğu apartmana bazen sızarak bazen kendini kabul ettirerek girip çıkıyor Sarı, komşuları deniyor, Arif Bey’i sahiplenmeye karar veriyor ve yuva sahibi olma süreci tamamlanıyor, Sarı artık onların kedisi olarak anılıyor.

Şimdi, Aşçı ve Lee’nin evinde, çalıştığı günlerde topladığı ilginin, biriktirdiği sevginin tadını çıkarıyor.

– Kaç yıllık fotoğraflar var bu kitapta Arif Bey?

– Rahat 20 yıllık var. İş Bankası Yayınevi Müdürü ile İstanbul Panorama kitabımın hakkında konuşurken “Arif Bey şöyle kediler, köpekler, kuşlar falan olsa ne güzel olur, kitaplaştırırdık” dedi, ben de “var bende” dedim. Bir kış evvel arşivlerin hepsini ayırmıştım. Işıklı masada bakıp, kedileri, kuşları, köpekleri ayrı ayrı kutulara koymuştum. Bir kedi kitabı olsun diye çekilmedi hiç biri. Çekerken de öyle kedi köpek çekmek için çekmedim. Bunların hepsi, içinde kedi de olan fotoğraflar.

– Dijital çekim mi fotoğraflar?

– Hiç biri dijital değil. Hepsi film.

– Kara kedi çekmişsiniz, severim ben, uğursuz olduğuna da inanmam.

– Kara kedinin duruşu güzeldir, lekesi güzeldir, uğursuzluğu Ortaçağ Avrupasından kalma zırvalardır.

Sarı hareketleniyor. Biz fotoğraflar üzerine konuşup kitap sayfalarının içindeyken Sarı Kedi oyun dansına başlayıp bize kendini hatırlatıyor. Biz de, Arif Aşçı ve Hyeseung da hiç yabancı değiliz bu duruma. Sarı’nın bu oyuncu hali onlara göre onun delirme zamanı.

– Deli deli. Anladı şimdi, “benimle ilgili bir toplantı var şimdi burada, farkındayım” demek istiyor.

– Seviyor insanlar kedileri, bazen sokaklarda çok hor görenlere tanık oluyoruz ama genelde kedi, sevilen bir canlı.

– Şehir kökenli insanlar hayvanlarla daha bir ilişkili, kırsal kesimden gelen insanların pragmatizmi köylülüğü biraz kaba bir hale getirmiş, yağmur ekin için yağar, sarı inek ahırdadır, at kapının önündedir. Bu insanlar şehre gelince bir kuşak daha bu durum devam ediyor. Örneğin ilginçtir, ben vaktiyle köpek de besledim, küçücük bir terriyerim vardı ve bir de tazım vardı, o da ceylan gibi, kız gibi incecik bir şey. İtalyan Tazısı. Şehirli çocuklar uzaktan “Aman ne güzel köpek” falan diye köpeği sevmek istiyor, dokunmak istiyor, daha iriyarı, doğudan falan göçmüş çocuklar korkuyor, çünkü köpek deyince çoban köpeği kavramı yerleşmiş, tanımadığı bilmediği köpeğe ısırır kaygısıyla yaklaşıyor. Davranışının ne olabileceğini çözemiyor. Halbuki şehirdeki iriyarı köpekler bile “gel yavrum gel” dediğinde gelir seversin onları.

– Hepsi oyuncu köpekler.

– Evet, hepsi oyuncu. İlgi istiyorlar. Şehre göç edenler bir kuşak sonra başlıyorlar hayvanlara daha farklı bakmaya.

– Burada okullaşmaya başlayınca artık.

– Evet, yani kediyle köpekle oynamanın, kahvede sandviç yerken bir parçasını kediye vermenin hoş bir ritüel olduğunu yavaş yavaş kavrayıp hayvanla beraber hoş bir şehir hayatını keşfetmeleri, en az bir kuşak gerektiriyor.

– Avrupa’da nasıl? Sokak hayvanları var mı?

– Hiç hiç, bitirmişler; çok ender.

– İstemiyorlar o zaman.

– Yani sağlık kaygıları var galiba, önce köpeklerle başlamışlar. İşte Berlin’deydik, çok köpek var, herkesin evinde köpek var, fakat sokakta yok. Ve bir şey fark ettik mesela: Pariste bir sergi açtık üç ay önce, oradan Münih’e geçtik iki hafta çekim yaptık, oradan da bir hafta Berlin’e gittik. Paris’te köpek gezdirenler, köpek tuvaletini yapınca hemen çantasından bir poşet çıkarır pisliği poşete alır, düğümler çöp kutusuna atar. Berlin’e geçtik, inanılmaz, hiç kimse yapmıyor bunu, her yer köpek boku dolu. Çok güzel cins köpekler, herkes köpeğini gezdiriyor fakat her yer pislik dolu, sabah çıkınca evden, basmamak için çok dikkatli yürüyorsunuz. Bizde sokaklar köpek doludur, bunlar serbest köpeklerdir, ama köpek pisliği çok göremezsin, çünkü hayvan onu gizli bir yerde yapıyor. Sahipli köpek, cins köpek daha medeni köpektir gibi bir durum da hiç gerçek değil, hiç alakası yok. Bizim sokak hayvanlarımız çok özgür, güzel hayat yaşıyorlar; biraz kışın, yağış olduğunda sıkıntı çekiyorlar, o zaman da insanlarımızın sayesinde o günleri de aşıyorlar. İnsanlarımız sokak hayvanlarına yiyecek verir, balkona kuşlar için yiyecek koyar.

– Bunlar bizim kültürümüze girmiş zaten, seviyoruz sokak hayvanını toplum olarak.

– Onu hep belirttim kitaplarımda. Bayağı bir geçmişi var bu durumun…

Ve Arif Aşçı’nın kitabını çekiyoruz önümüze. Kent hayatındaki sokak hayvanlarının cirit attığı alana objektifini çevirmiş Arif Aşçı’nın “İstanbul’un Sokak Kedileri” kitabında, kedilerin sosyalliğini anlatan çok güzel bir Önsöz okuyacaksınız. Arif Aşçı okuyucusuna, çok eski çağlardan günümüze gelen kedi davranışları ve nihayet Türk edebiyatındaki kedisever yazarların kedili yapıtlarından etkileyici örnekleri hem Türkçe hem de İngilizce sunmuş kitabında.

– Neden siyah beyaz hep fotoğraflar?

– Şimdi artık renkli de çekiyorum ama eskiden hep siyah beyaz çekerdim. Eskiden kendim yapıyordum karanlık odada, kendim basıyordum, daha rafine bir şeydir siyah beyaz fotoğraf. Fotoğrafın özü siyah beyazdır.

– Dijital çekimler fotoğraf sanatında bir şeyleri değiştirdi mi? Deklanşöre bir basışta on kare çekebiliyoruz ve içlerinden en iyisini seçme şansımız oluyor. Ne kadar sanat oluyor sizce bu kolaycılık?

– Hâlâ olabilir, hiç dert değil. Teknoloji çok gelişti, başka da çare kalmadı. 35 mm dijitaller, 35 mm sinema kamerasının kalitesini geçti artık. Profesyoneller için büyük format durumu ayrı. Ben büyük format kullanıyorum, başka türlü bakıyorsunuz, meslekten geçme bir durum bu; ancak yarı profesyoneller, amatör ile profesyonel arası bir konumda olan fotoğrafçılar için dijital çekimler geçerli. Gene sonuçta iyi olan kare kullanılıyor. İyi kullanırsanız, iyi çekerseniz, fotoğraf iyi bir yerde değerlenme olanağı buluyor. Kimyasal film kullanan, pelikül kullanan makinelerde o filmin yıkanması bayağı bir kimyasalın kullanılmasını gerektiriyor. Çok toksit malzeme bunlar. Dijital kullanılmasaydı, pelikül kullanılmaya devam edilseydi yüzlerce ton atık çıkıyor olacaktı.

Sonunda Sarı Kedi gündemimize yeniden ve iyice girmeyi başarıyor yaptığı şımarıklıklarla. Rol çalıyor diyor Arif Aşçı. Parlak renkli rulosunu kendine oyuncak malzemesi yapan Sarı, beş yetişkin insanı başında toplamayı başarıyor. “Nasıl olmuş da binlerce yıl içinde şöyle bir vahşi hayvan hayatımıza bu kadar girmiş?” diyerek hem hayranlığını hem de memnuniyetini bizimle paylaşıyor Arif Aşçı.

– Onlar istemişler midir Arif Bey hayatımıza girmeyi?

– Geçen Hyeseung söylüyordu, onlar bence insanı tercih etmişler, biz evcilleştirmemişiz.

– Asimilasyon yoktur yani?

– Yok yok, yani biz köpeği evcilleştirmişiz, ama kediler kendi vahşi hayatlarını sürdürüyor bir yandan. Aslında son derece vahşiler. Bazen balkonda kuşlara yem veriyorum, seyrediyor onları, iyice çoğaldıkları zaman şakırt diye dalıyor balkona pırrr bütün kuşları kaçırıyor. Sanki kuşlar oradaymış gibi, Sarı yine kuşları kovalayacakmış gibi hepimizin bakışları Arif Bey’in balkonuna dönüyor ve Arif Bey’in hayatına iki ay önce girmiş, Sarı’nın çok çabuk öğrendiği kedi kapısı memnuniyetini dinliyoruz kendisinden. Sarı’nın kedi tuvaleti balkonda; önceleri evin küçük tuvaletini kullanırken az da olsa yaşadıkları koku sorununu, Sarı’nın başıyla itip açmayı öğrendiği ve tuvaletini yapıp rahatlamış bir kedi olarak tekrar salona girdiği bu kedi kapısıyla çözmüşler.

– Bize ve evimize gelip gitmeye başladığı ilk zamanlar, ısınma turlarını yaptığı ilk zamanlar, oynarken çok hırçındı. Ellerimizi bayağı kanatıyordu. Şimdi daha az acıtarak oynuyor.

– Bizler kesiyoruz tırnaklarını.

– Ben düşündüm ama kesmemeye karar verdim, çünkü yine ara ara dışarı çıkıyor ve dışarıda kavga ortamlarında kendini koruyabilmesi gerektiğinden o tırnaklara ihtiyacı var Sarı’nın. Bizi dinlediği apaçık belli olan Sarı, Hyeseung’ın eşlik etmesiyle parlak rulosuyla coştukça coşup şovunun doruğuna çıkıyor. Bir yandan da seyredip seyretmediğimizden, şovunun boşa gidip gitmediğinden emin olmak için dönüp dönüp boncuk gözlerindeki kedi bakışlarıyla hepimizi süzüyor.

– Nefis bakışları var kedilerin. Bu bakışa velet bakışı diyorum ben.

– Bir kediye kamera bağlamışlar, minicik bir kamera, bütün gün bırakmışlar dolaşsın, bahçe, sokak gezsin. Bir ev kedisi. Çok küçük pikselli fotoğraf çekecek kamera. Merak ediyorlar kedi nelere bakacak. Sonra toplamışlar fotoğrafları bakmışlar, yüzde yetmişi kuş, yüzde yirmisi kedi mamasının olduğu kutu. Sürekli mama peşinde kediler.

– Televizyon izliyor mu?

– Televizyonu attık, biz izlemiyoruz. Altı ay önce falan attık, biz izlemiyoruz televizyon artık. Çok da mutluyuz televizyonsuz. Keyifli ve şimdi artık televizyonsuz bir evin neşeli bir kedisiydi Sarı. Özünden bir kayba uğramaması için, çarşıdan su dolu bir torbanın içinde canlı balık dahi taşıyan duyarlı insanlarla birlikte yaşıyor.

Teşekkür edip, Anadolu Yakası’nın sahillerinde kedi fotoğrafları çekmek üzere sözleşerek ayrılıyoruz Kuledibi’ndeki adresten. Dergimiz Kedici’de iz bırakan Arif Aşçı’ya, Hyeseung Lee’ye, Sarı’ya, Özden İnal’a, İpek Büyükakın’a, taze çilekli pastaları satan pastacıya teşekkür edip bitiriyoruz günü.

 

 

İlk yorum yapan siz olun

cevaplayın

Posta adresiniz yayınlanmayacak


*