Gezgin Kedi Bangkok’ta

Uzakdoğu’nun en gelişmiş, en zengin ve en kalabalık kentlerinden birisi başkent Bangkok. Güler yüzlü Tay insanı, sokaklara yayılmış birbirinden leziz yemekleri ve Siyam kedileriyle Bangkok… Sizin hiç Siyam cinsi arkadaşınız oldu mu? Ben ilk olarak bizim fotoğrafçı adamın annesinin evinde karşılaştım onlarla…Efe ve Mamuş. Mamuş beni görünce hemen kaçıp odasına çekildi. Ama Efe kaçmadı. Onunla uzun uzun koklaşıp mırıldandık, yediğimiz son mamayı, eve gelip giden konukları… Sonra bir dönem çok sık ziyaret ettiğim Cat Hospital’da karşılaştım birkaç Siyam ile… Bir de bizim adamın anlattığı, Ayşe Yenge ile Ferhat Dayı’nın Siyam cins kedisi Kuki var bildiğim. Kuki’nin hikayesi hayli ilginç: Kuki çok uzaklardan gelmiş, kendi memleketinden yani. Duyduğuma göre daha bebekken Bangkok’da ÇatuÇak’da bir pazarda bulmuşlar onu. Nereden nereye…

Biz Kuki ile hiç karşılaşmadık. Kuki’nin de ilginç alışkanlıkları varmış duyduğuma göre; haşlanmış tavuğunu ille de TV karşısında yemek, yaz başlayıp havalar ısındı mı soluğu Bodrum’da almak gibi… Bir de hani sahiplerimizin okuduğu o bol fotoğraflı dergilere merakı varmış. Şimdi nerden çıktı bu Siyam arkadaşlık hikayesi mavvvv…… dediğinizi duyar gibi oluyorum. Her şey bizim evdeki turuncu saçlı yazar kadının bir gün üzerinde rengarenk kedi figürleri olan çantasını karıştırırken düşürdüğüm ajandasının bir sayfasını açmamla başladı. Sayfada çok alımlı ve çekici bir dişi Siyam ve okuyabildiğim kadarıyla şu cümleler yazılıydı: “Siyam, Orjini Tayland’dır. 3-6 kg. ağırlığında olabilir. Çikolata, mavi, lila ve puanlı renk türleri mevcuttur. Enerjik bir kedidir. Uzun burnu ve üçgen bir kafası vardır. Gözleri çekik, kulakları yüzüne göre oldukça büyüktür. Zarif görünümlüdür. Arkadaşlıklardan hoşlanır, konuşmalarıyla tanınan bir cinstir. Hiç susmadan mırıldanabilir.” Yaşadığım bu olayın üzerinden birkaç kedi haftası geçti geçmedi kendimi Siyamların memleketi Bangkok’da buldum. Bizimkiler biraz macera sevdiği için bir akşam karar verdiler, iki gün sonra hep beraber Siyamların ülkesi Tayland’a doğru yola çıktık. Tayland’ın başkenti Bangkok, Asya’nın en kalabalık şehirlerinden birisiymiş. Buranın kedi nüfusu da hayli fazla… Havalimanından şehre doğru yola koyulduğumuzda yüzüme öyle sıcak bir hava çarptı ki ne olduğunu anlayamadım.

Burada üç mevsim yaşanıyormuş: Sıcak dönem daha sıcak dönem ve en sıcak dönem. Kasım ve Şubat ayları arası en az sıcak olan dönem, Mart- Mayıs arası en sıcak dönem, Haziran- Ekim arasında ise muson yağmurlarının etkisini gösterdiği dönemmiş. Muson yağmurları döneminde özellikle öğleden sonraları birkaç saat süren sağanak yağışlar varmış. Bu yağmurlara rağmen tüm Siyamlar sokaklarda dolaşmaya devam ediyorlarmış… Şehrin bir tarafında yüksek ve ihtişamlı yeni binalar, plazalar, lüks alışveriş merkezleri, şık restoranlar, trafik, kalabalık ve karmaşa var; diğer tarafındaysa Bangkok’un yerli olan “Tay” yüzü var. Adı konulmuş bir sınır çizilmiş olmasa da yerel halkın yoğun olarak yaşadığı ve geleneksel değerlerine sahip çıktığı mahalleler, kanallar, sokaklar, pazar ve çarşılar daha renkli, daha heyecan verici. En çok bu sokakları, çarşıları, pazarları sevdim. Uzun uzun sokalarda dolaştım. Burada yaşayan kedi sahiplerinin büyük çoğunluğu Budistmiş. Bangkok’da “wat” adı verilen irili ufaklı yüzlerce tapınak var. Wat Phra Kaev, Wat Arun, Wat Pho, Wat Benjamabophit ve Tayland’ın 4,5 ton ağırlığındaki en büyük altın Buda heykelinin olduğu Wat Traimit mutlaka görülmesi gerekenlerden.

Gezip gördüğüm tüm tapınakların sütunlarında, girişlerinde irili ufaklı birçok Siyam ile merhabalaştım. Bütün gün tapınakların civarında vakit geçiriyorlarmış. Anlattıklarına göre bu alışkanlıkları onlara büyük büyük dedelerinden kalmış. Söyledikleri o ki büyük büyük dedeleri bundan yıllar yıllar önce bu tapınaklara zarar verilmesin diye bekçilik yapıyorlarmış. Ben en çok Şafak Tapınağı olarak bilinen Wat Arun’u sevdim. Bu tapınağa özellikle gün batımında uğrarsanız, şehrin en güzel gün batımını buradan izleyebilirsiniz. Hatta günün yorgunluğunu güneşin hafif sırtınızı sıvazlayacağı bu Tapınakta atabilir, turistlerin size ikram edeceği kurutulmuş balık krakerleriyle minik bir akşamüstü ziyafeti çekebilirsiniz. Sokaklarda görüp selamlaştığım arkadaş canlısı Siyamların tavsiyesi üzerine tapınaklara yaptığım geziye minik bir mola verip Jim Thompson’un müze evinin olduğu nefis bir bahçeye konuk oldum. Bahçede bizim evden tanıdığım rengarenk çiçekli bitkilerle karşılaştım. Bizim adamın göz bebeği beyaz, pembe, lila renkli orkideler burada tüm bahçeye yayılmıştı. Orkidelerden birinin altına kıvrılıp komik bir turist rehberinin anlattıklarına kulak verdim: İkinci Dünya Savaşı sırasında gizli ajan olarak Güneydoğu Asya’ya gelen Amerikalı mimar Jim Thompson, savaş bitince Bangkok’a yerleşmiş ve içinde heykellerin, seramik eşyaların olduğu, bugün müze olarak ziyarete açık olan bu evi yapmış.

Jim Thompson, 1967 yılında yaptığı Malezya seyahatinden bir daha dönmemiş ve o günden beri kendisine ne olduğu ile ilgili türlü efsaneler üretilmiş. Benim dinlediğim, Jim Thompson’un Malezya’da izini kaybettirip dünyanın başka bir yerinde yeniden bir hayat kurduğu… Kim bilir nerede şimdi? Bangkok’da tüm sokaklar, caddeler, meydanlar adeta bir panayır alanı gibi. İnsanlar kadar biz kedilerin de belki de en fazla vakit geçirdiği yerler olan pazarlar, 24 saat cıvıl cıvıl… Yan yana pek çok tezgah bir arada bu pazarlarda. Tapınaklara sunulacak rengarenk orkideler, yaseminler; tropikal iklimin ödülü olan meyveler; kişniş kökü, palmiye şekeri, hindistan cevizi, zencefil, taze limon otu, envai çeşit baharat… Ne ararsan var bu pazarlarda. Özellikle balık çeşitlerinin olduğu tezgahlar… Birbirinden ilginç, daha önce duyup, koklamadığım balık çeşitlerini burada tatmak mümkün oldu. Günün her saati hareketli olan bu şehirde gündüz tapınaklara, kanallara yaptığınız seyahatler gün batımıyla birlikte yerini daha da hareketli zamanlara bırakıyor. Bangkok’da gece pazarları oldukça meşhur. Eskiden bir pirinç tarlası olan Patpong, kaçırılmaması gereken gece pazarlarından birisi. Bir tarafta heykeller, Hindistan cevizi ağacından yapılmış çanaklar, seramikler, yüzlerce çeşit etnik hediyelik eşya; diğer taraftaysa en ünlü markaların imitasyonları bu pazarda. Sadece pazar tezgahları değil, şovların yapıldığı birbirinden ilginç barlar, eğlence merkezleri de Patpong Pazarı boyunca sıralanmış durumda. Ama bu barların tamamı insanlar için hazırlanmış. Sakın üzülmeyin bu duruma. İnsanlar o kapalı mekanlarda eğlene dursun bizim eğlencemiz arka sokaklarda! Canınınz eğlenmek isterse gün kararınca doğru arka sokaklara! Burada kediler de insanlar da herkes, tüm canlılar sokaklarda yemek yiyor. Sokakta, açık havada yemek yemek buraların önemli bir alışkanlığıymış.

 

Doğranıp hazırlanmış tropikal meyveler ve bu meyvelerden hazırlanan içecekler sofraların olmazsa olmazıymış. Ananas, durian, papaya, rambutan, mango, muz, carambola… Soya filizi, taze soğan, lahana, sarımsak, biber… Zengin Uzakdoğu mutfağının gerçek lezzetleri bu sokak tezgahlarında! Sebze ve meyveler pek bana göre değil… Ama o ızgarada pişen sosis, tavuk, balık çeşitleri; vok tavalarda şöyle bir çevriliveren minik ahtapotlar, karidesler… Hepsi birbirinden lezzetli. Yüzlerce çeşit orkidesi, yasemin çiçekleri, turuncu kıyafetleri ile halkın arasında gezen rahipleri, sokaklara taşmış seyyar mutfaklarda pişen birbirinden renkli yemekleri, her sokak başında karşınıza çıkan tapınakları, siyam kedileri ve güler yüzlü insanları… Şimdi Ankara’dayım. Güneşin ısıtmaya başladığı o pufuduk koltuğumda tatlı tatlı kuyruğumu sallayıp o güzelim Siyamları, kurutulmuş balıkları, tapınaklarda gönlümce yaptığım akşam şekerlemelerini düşünüyorum. Siyamlar şehri Bangkok… Tam biz kedilere göre “telaş yok, tasa yok…” Bir başka deyişle: “mai pen rai”.

 

* Bangkok fotoğraflarını ben tembellik yaparken fotoğrafçı adam Murat Solakoğlu çekti. İtiraf ediyorum, anılarımı yazarken de turuncu saçlı kadının ajandasına yazdığı notlardan faydalandım.

Hazırlayan: Yeşim Özcan

İlk yorum yapan siz olun

cevaplayın

Your email address will not be published.


*